top of page

ANTIDISCIPLINARY ARTIST DIARY

Yaban

  • 7 Mar
  • 2 dakikada okunur

Güncelleme tarihi: 4 gün önce

Her geçen gün biraz daha küskün,

daha yalnız,

daha uzak bir kıyıya sürüklenen bir gölge yaşıyorum;

dünyanın sertliğinden kendimi korumaya çalışırken

insanın başka bir insana nasıl yaklaşacağını unutmuş halde,

yabani bir hayvan gibi

yalnızlığın çalılıkları arasında dolaşıyorum.


Sarılmak artık

fazla insan işi geliyor,

dokunulmak;

her temas

içimde büyüttüğüm sessizliğin kabuğunu çatlatan

fazla gürültülü bir taş gibi düşüyor içime.


Sabahın ilk saatlerinde

dünya bana doğru yuvarlanan ağır bir kaya gibi;

yüzüm dikenli bir çalılık kadar sert,

her şey sanki bana karşı kurulmuş görünmez bir düzenin

soğuk parçaları.


Gün batımına doğru,

güneş denizin içine gömülürken

kendi sessizliğimin içine biraz daha yaklaşabiliyorum.

Ve o anlarda

insanın kendine sarılması diye bir şey varsa,

belki ona benzeyen

kırılgan bir şefkat

yavaşça omzuma konuyor.


Başarmaya olan açlığım

uzaktan gelen bir çığın uğultusu gibi

her gün biraz daha büyüyerek üzerime devriliyor.

Köyün ortasında,

insanı yavaş yavaş yabanileştiren günlerin içinde

otların, rüzgârın ve tozun arasında

dünyadan biraz daha uzaklaşarak

yaşamayı öğrenmeye çalışıyorum.


Herkes kendi küçük evreninin merkezinde

başrolünü oynayan bir kahraman gibi

kendi hikâyesini büyütürken,

figüranlar gün boyunca

sokağın tozuna karışıp

akşam olunca yeniden dağılmış bir kalabalığa dönüşüyor.


Her şeyden uzak, yılları çoktan geride bırakmış,

tek başına birbirini izleyen günlerin arasında,

zamanın aynı takvimi defalarca çevirdiği bir yerde

yaşamayı sürdürüyorum.


Geceleri çöp atmak için kapının önüne çıktığımda

yalnızlığımın üç sessiz tanığı var:

çöp kovası,

sokak lambası

ve her seferinde yüzüme doğru eğilip

hiçbir şey söylemeden

hayretle beni izleyen ay.


Yine ayın yedisi oluyor;

günler geçiyor ama bankalar geçmiyor,

zaman bazen merhametsiz muhasebeci gibi

her sabah beni hayata daha borçlu uyandırıyor.


Yine de tuvalin başına geçmeye çalışan

inatçı bir ruhum var hâlâ.

Bazen fırçayı elime almadan önce

kendime şu soruyu sorarken buluyorum:


Bugüne kadar gerçekten bir şeyi sevdim mi,

bir insanı, bir fikri, bir ihtimali?


Kalbimin en karanlık yerinden isteyerek sevdim mi,

yoksa ben de çoğu insan gibi

hayatın ortasında dolaşan

ustaca kurulmuş bir yalan mıyım yalnızca?


Yokuşun ortasında yürürken

bacaklarımda ince bir sızı var

ve nereye gidersem gideyim

içimde taşıdığım o kör talihin

beni bırakmayacağından korkar halde

ovanın kenarında bir kedinin bekçisiyim.


Az önce evi süpürdüm,

dağılmış parçalarımı biraz toparladım;

sanki taşları yeniden üst üste koymuş gibi

kendimi bir araya getirdim.


Ama yarın

aynı çukurun beni yeniden çağırmayacağını

kim söyleyebilir?

 
 
bottom of page