top of page

This is the space to introduce your Projects section. Take this opportunity to give visitors a brief overview of the types of projects they'll find featured in the showcase below. Consider adding an image or video to spark their interest. 

​

 

17 Ağustos 2026

Mavi Eşik
 

Kalbim mühürlü bir tapınak taşıydı,

sonra birden aşktan yana belirdi.

 

İndik birbirimizin mezarına.

Ölmek için değil sevgilim,

bizden önce içimize gömülen

o kadim leşi yerinden oynatmak için.

 

Hafızamızın tortularında gezinen

o eski tanrıları ürkütmeden,

etin ve kemiğin çatlaklarından

sızdık birbirimize.

 

Aşk, iki yalnızlığın sığınağı değilmiş meğer.

Aşk; aynı çürümeye,

aynı yavaş yıkıma “kutsal” diyebilmekmiş.

 

Şimdi sayende

içimde akan kan değil,

mavi sessizlik.

 

Ne yukarısı gök, ne aşağısı deniz.

Arada, tam ortada,

geceye açılmış

mavi bir eşik.

 

Dünyanın Son Akşamları

17 Haziran 2026

Günün sonunda 

gece yavaşça soyundu. 

Gölgeler, 

karanlık ve pişmanlıklar…

Kuşlar başka göklere yazılmış,

bulutlar çekilmiş.

Yağmur, merhametini toplayıp gitmiş. 

Gençliğin o taze mezarında 

yarım bir şarkı;

insanı usul usul bozan, 

ve aynalarda durmadan ileriye saran 

çaresiz bir vakti geri alma telaşı.

 

Haziran ortası; 

Göğsümde mucizelerin o sağır sessizliği, 

Masamda iki bardak, 

iki suskunluk, 

bir de yıllardır konuşulmayan 

beni bu sahipsiz, 

bu yarım bırakılmışlığa fırlatan 

o çıplak, o arsız aile masalı.

 

Paçalarımdan akıyor vaktin ve nakdin borcu, 

Alacaklı bir dünya kapımda, 

İçimdeki kuyuyu terapist Hasan dinliyor; 

Kelimelerim bir yabancıya emanet, 

anlatmak, uçurumun kenarında kök salma inadı.

 

Yoksa kalbim 

dünyanın unutulmuş o tekinsiz kıyısı mı? 

Nerede göğsüme konan kuş? 

Ağzımda kesik darmadağın nefesler. 

Otuz sekize az kala, 

Uzak anlam, 

Gelemeyen cevaplar. 

İçimde kapısı bulunmayan ev, 

Nerede bir cümlenin 

beni hayata bağlayan o ince ipliği?

Yine de her gün diyorum kendime: 

Memento mori. Unutma, öleceksin. 

Retrospektif

25 May

Uzay-zaman bükümü.

Dinmeyen Mayıs,

sırılsıklam mutlak.

Sabun köpüğü aidiyetler.

Karanlık, yeryüzüne diktiği o siyah sancak.

 

Geceleri uykuya sığınıyorum.

Ölümün provasız küçük kardeşi gibi.

Sabahları böbreğimde künt bir sızı.

Gözlerimde rüyaların hayreti.

 

Ardı ardına kısalmış günler.

Ne ileri adım.

Ne geri ricat.

 

Bahçe direniyor ağır ağır.

Fesleğenler kronik yavaşlıkta.

Gönlüm mucizeye,

duvarlar, merdivenler boyaya muhtaç.

 

Güneşli günlerde

deniz “kal” diyor bazen.

Kal ki ömrün,

gelip geçen yabancıları

seyretmekle tükensin.

 

Ne zaman dalgalansam içimdeki nehirde,

sular çekiliyor;

geriye bu kuruyan iskele kalıyor.

 

İçimde o dilsiz sergi başlıyor.

Konusu: kıyıya vuran eski yüzlerim.

 

Çatlamış vernikler altında

yarım kalmış bakışlar.

Nem almış tuvaller gibi

kendinden geçmiş,

köşeleri kıvrılmış anılar.

 

Galeri sessiz.

Duvarlarda hep o eski günlerin gölgesi.

 

Bir odada çocukluğum sigara içiyor.

Birinde annemin sustuğu o akşam.

Birinde sen,

kapının eşiğinde kalmış

bol küfürlü son cümle gibi.

 

Çıkışa yakın,

göz hizasında

silik bir yazı:

 

“Ömür dediğin,

insanın kendi küllerine

uzun uzun bakması biraz.”

Zamanın Tezgâhında İnfaz

4 May

Salon boylu boyunca uçurum, 

Kayıp mağarada aranan o meçhul ceset gibi günlerim. 

İçimde biriken tortu, dışarıdaki rüzgârdan eski, 

İzinsiz yağmur, 

camda kırbaç sesi.

Üç gündür eşikte ayaklarım, 

puslu dünya, camlarda serap izi.

 

Tuvalde dinmeyen mahşeri kuş sürüsü, 

Fırçanın ucu yamuk, parmaklarımda emeğin bükülüşü. 

Omurgamda hayatın eğri hükmü.

Uzanıyorum - 

hayaller alemi, gerçeğin kanlı sanrısı. 

 

İçimde intikamın soğuk ve sivri heceleri.

Geçmişin hayaletleri önüme dizilmiş.

Mahkeme, ağır kürsüdeki cellat hakim…

 

Bekliyorum; ne gökten inecek miras, 

ne de sus payı harçlık. 

Nükleer bekleyiş: 

dinmiş savaşlar, yaşanmamış salgınlar... 

Yavaş çekimde çürüyor etraf, 

delirişini balkondan seyreder gibi. 

Hücrelerimde bir veda provası, 

ağır aksak yavaş yavaş yok oluş.

 

Oysa saçlarım sarının en kutsal tonu, 

bukle bukle.

Tenimde taze güneş. 

İçimde virüs gibi büyüyen günler; 

Kanatlarım, kör bir gece kuşu.

 

Avuçlarımda sıkıntının kaba pası. 

Ahşabın çürüme sesiyle karışıyor

turuncu gün batımının enkazı.

Bostanı böcekler yemiş, 

anahtarlar çoktan yitik.

Ablam, neredesin?

Sesin hangi uzak iklimin şakıması.

Bahçenin yabani otları,

göğe açılan ellerim; 

kalbim kaskatı sabır taşı.

 

Bu neyin hâli?

Bir yakarış değil bu,

teslimiyetin mağrur ve boğuk yankısı.

Müsvedde Hayatlar Sınavı

27 Nis

Dört duvarın kusuru, yatağın rehin aldığı eski rüya; 

Nevresimlerde terli bir mağlubiyet, 

Koltuğun belime attığı kalleş düğüm. 

Mutfakta üst üste bulaşıklar, o sinsi heykel... 

Peçetelerden gribal bahar manzarası. 

Kırmızı, çiğ ve yabancı;

burnumun üstü aşınmış bir coğrafya.

 

Saçlarım papara, sakalı kestim dün gece; 

Yüzüm dargın akraba, aynada on beş yaşımın acemiliği.

İçimde patlayan o kabızlık sessizliği.

Komşu Aslı’nın tarhanası kapıda;

küçük bir teselli ikramiyesi.

Ciğerim patlak bir körük, sigara dumanı küfür gibi genzimde; 

Diziler bitiyor, telefonun ışığı gözlerimi oyuyor.

Sümük falında hep aynı yol: 

Labirentin ortası, ay sonu, cebimdeki o kadim boşluk. 

 

Sesim telefonun ucunda hıçkırık, 

Yine o bildik red, yine o mühürlü kapılar...

Uykularım bitmeyen o lanetli derslik; 

Sınavdayım, önümde o beş sayfalık uçurum. 

Harfler rüzgârda dağılan karıncalar gibi, 

Okuma yazmayı unutmuş bir çocuk çaresizliği. 

Herkes bitiriyor, herkes gururlu,

Kazananların parlak gözleri bedenimi ezip geçiyor.

Arkamda Elif... 

Bir omuz boyu mesafe, bir hayat boyu uzaklık,

kopya bir nefes kadar yakın.

Ellerim felç, ruhum dilsiz, zihnim hep bulanık. 

Zaman, aktıkça boş kâğıtların beyazında boğuluyor. 

Sona doğru yine pes, yine teslim.

 

Uyandım. Kâğıt yok, sınav bitti, oda dağınık; 

Dışarısı da o sınavın başka bir provası değil mi? 

Sorular aynı, cevaplar yok. 

Yine de yaşıyorum 

yırtılmış bir sınav kâğıdı gibi. 

Sorarım bu hayatın o kabustan ne farkı var?

 

Dört mevsim, aynı odanın içinde

hasta bir saat gibi dönüp duruyor;

Günler açıyor,

günler soluyor,

birbirinin üstüne kapanıyor.

 

Ovada sarı çiçekler

kendi küçük kıyametini başlatmış.

Bahçenin ucundan sarkan katır tırnakları;

bana bakan sarı, vahşi ağızlar gibi.

Karadut ilk karanlığını toprağa döküyor.

İncirler,

güneşi bekleyen sert ve sabırlı yeşermiş kalpler;

henüz tatlanmamış bir yazın

içine kapanmış çocukları.

 

Önümde tuval, ellerimde yorgun hayat. 

İkinci vadi, o meşhur Aşk Vadisi

Ama ne kalem oynuyor, ne de gönül razı. 

Aşk, bu enkazın neresine yakışır şimdi?

Tuvalimdeki Kerpiç: Ruhun Dar Atlası

16 Nis

Bak, yine uyandı

o kadim toprak,

çitlerin ötesi tufan,

az ilerisi kıyamet… 

Burası ise

süt beyazı,

dilsiz bir durak.

 

Ben yine o çocuk,

hani şehrin gürültüsünden kaçıp,

köyün taşlı yollarında

kendi krallığını

bir türlü kuramayan.

 

Ayaklarımda

kıştan kalma o ağır çamur,

avuçlarımda

çiğ bir sarı güneş…

 

Dışarısı hep yabancı,

içerisi

bitmeyen bir yangın,

bir ateş.

 

Tam karşımda

yolun bittiği

o son kerpiç duvar;

buradan öteye gitmek,

artık kendimden firar.

 

Erik ağaçları

ansızın çiçek.

Henüz ham bir meyve gibi

sabırsızlığım;

dayanamayıp ısırdığım

eriklerin çekirdeği,

genzimde patlayan

o kekremsi,

o acı hatıra…

 

Anla beni,

Korkum dışarıdaki yalandan değil, 

içimdeki gerçekten.

 

Genişleyen göğüs kafesim,

yükten incelen belim…

Resmettiğim her kuş,

göğe bıraktığım nefesim.

 

Fırçamı daldırıyorum 

ovanın en mahzun yeşiline.

Dünya bir hapishane,

oysa ben

sığmıyorum içime.

 

Kapıları kilitledim,

pencerem

sonsuzluğa açık.

Bilmezler ki,

saklandığım bu daracık ev,

aslında

yıldızların döküldüğü

o gizli yolun sonu.

 

Bir leylek havalansa şimdi

buğday tarlalarından,

ben koparım

dünyanın bütün

o sahte kollarından.

 

Bahar gelmiş…

varsın gelsin.

Köyün orman kıyısında,

kendi rengimin

en koyu tonundayım.

 

Bir çocuğun sessizliğiyle

dünyayı içime ekiyorum.

Tomurcukların sancısıyla 

hala açmayı bekliyorum.

Mimozaların Dönüşü

27 Mar

Avluya ormanın eli değmiş;

ince sarı bir toz çökmüş taşlara,

eşiklere, yorgun saksılara.

Üstüne su tuttum,

birikmiş mevsimi yıkar gibi…

 

Gölgeli yerlerde serinlik,

güneş gören yüzlerde kuru sıcaklık.

Yeryüzü iki renge ayrılmış:

göğe yakın olanlar hafif,

içe çökenler koyu tortu.

 

Uzaklarda hayat yine sert,

burada dallar

usulca yeniliyordu kendini.

Mimozaların dönüşü,

bahçede tomurcuğun sabrı.

İçimde kışın ürpertisi.

Sandım ki

kırılan yerde filiz yok,

sanki bütün kederlerimde boğulmuşum.

 

Su yolunu izlemiş de gelmiş

geç kalmış bir dinginlik.

Köklerin dibinde oyalanmış,

akşamüstüne kadar

adımı bilmeden beklemiş;

çocukluğumun unutulmuş bahçesinde.

 

Kalbim de hâlâ

tarlanın ortasında.

 

Aldanışla hakikat arasında

kalmış

akşam güneşi.

 

Bir yüzü aşka dönük.

Bir yüzü

toprakla gök arasına

sıkışmış.

 

Gecesi kırgın

güz akşamı,

Sabahı ilkbahara inanan

çıplak incir dalı.

 

Aynı bedende taşıyor

hem külü

hem kıvılcımı.

Baharı Kucaklayan

20 Mar

Dalın ucunda unutulmuş son soğuk,

Taşın dibinde bekleyen son hüzün,

Suyun içinde ağır ağır eriyen eski bir ad.

Bir çocukluğun,

bir sesin,

bir daha dönmeyecek o kalbin

uzakta kalmış kıyısı gibi.

 

Sonra ormana daldım.

Çamların arasında,

unutulmuş bir rüyanın içinden yürür gibi.

Reçinenin ağır kokusunda,

karanlığın bile canlı olduğu o yerde

otların ucunda sabahın küçük sırları.

 

Kırmızı çiçeklerin açtığı yere vardım sonra.

Rüzgâr dokundu omzuma.

Beyaz bir kelebek geçti içimden,

geç kalmış ama yine de gelmiş

baharın ilk cesaretinden.

 

Parlak mavi dallar

göğe vurunca

bir sarı kuş

şarkısını söyledi,

dua gibi.

Dedi:

her şey fanidir,

ışık da, gölge de.

 

Tenim,

yorgunluğum,

dağın ötesi dediğim şey

belki de sadece

yeniden inanabilen bir gündü.

 

Çiçek tarlasında bir koyun sürüsü,

ötesinde

beyaz bulutlar.

Mavi kumsal boyunca

gidiyor,

geri geliyordu.

 

İnsan da gelir kendine

en beklemediği anda,

bir bahar esintisinin

omzuna değmesiyle.

 

Bahar.

 

Bir daha.

 

Bahar.

 

Uçmak için değil henüz.

ama tutunmak için

ince bir dala.

Varoluşun Şişkinliği

18 Mar

Her yer çiçek açtı.

Sanki dünyanın sonuna gelinmiş de

yeryüzü,

ölmeden önce

son bir kez güzel görünmek istemiş gibi.

 

Koltuğumda uzanıyorum.

Coco ayaklarımın arasında;

küçük, sıcak,

masum bir uykuya gömülmüş.

 

İçimde bir akşam birikiyor;

yavaş, ağır,

boğazıma kadar yükselen

karanlık su gibi.

 

İnsan bazen

doymaktan değil,

kendi varlığına katlanmaktan

çatlayacak gibi oluyor.

Yarım bırakılmış her arzuyla

şişmişim.

 

Mart'ın yarısı geçti.

Takvim yaprakları

yorgun hayvan gibi sürükleniyor.

 

Yarın yeni hafta.

Cellât

yine kapıda.

Bu sefer farklı olacak mı?

 

Ne başlamak,

ne bitirmek,

ne konuşmak,

ne sevilmek.

Sadece uzanmak istiyorum.

 

Her gece yok olmak ister gibiyim.

Aklım başımdan gidiyor,

ama ne gariptir—

hep geri dönüp

beni aynı yerde buluyor.

 

İçimdeki alaycı karatavuk

var gücüyle ıslık çalıyor.

Kararlarım,

sabaha çıkacakmışım gibi yaptığım planlar…

O kara kuş biliyor:

enkazın etrafında

şarkı söyleyerek dolaşıyor.

 

Bir insanın içi

bu kadar doluyken

nasıl olur da

kalbi bu kadar boş kalır?

 

Yarın sabah

yeniden doğacak mı güneş,

yoksa

aynı yorgunluk

başka bir ışıkta mı görünecek?

 

Yeniden âşık olabilir miyim

bir kuşa,

bir gölgeye,

bir felakete,

bir yüzün içimde bıraktığı

o imkânsız yankıya?

 

Bir şey hisseder miyim yeniden?

Kalmak ister miyim?

İnsan

kendinde kalmayı

nasıl öğrenir?

 

Çiçeklerin ortasında

kendime denk düşmüyorum.

Yedi

14 Mar

Kışın son külü şöminede

bir hatıra gibi soğuyor.

Bahar, toprağın altından yükseliyor;

ince bir nabız,

köklerin sessiz ayak sesleri.

 

Deniz her sabah başka bir yüzle vuruyor kıyıya;

her dalga bir söz,

hepsi de yarım kalmış.

 

Gün ağarıyor yavaş yavaş,

karanlık hâlâ tenimde.

Gözlerim kısık;

gecenin içinden çıkan

bir baykuş gibi

ışığa alışmaya çalışıyor.

 

Kuş dört mevsim ötmeyi deniyor;

bazen şarkı,

bazen çığlık,

bazen yalnızca nefes.

 

İncir ağacı bütün bunlardan habersiz,

sütünü yürütüyor gövdesinde.

Köklerinde tarih var,

dallarında gelecek yok;

sadece şimdi,

sadece meyve.

 

Haritaların üstünde şehirler yanıyor,

ekranlarda dilsiz bir savaş.

Gökyüzü sanki takvimini kaybetmiş;

hangi ay, hangi acı

artık karışıyor…

 

Yedi kapı var kalbimde.

Yedi kez aynı soru,

yedi kez aynı gökyüzü.

Yedisi de güneşe açılır.

Yaban

7 Mar

Her geçen gün biraz daha küskün,

daha yalnız,

daha uzak bir kıyıya sürüklenen bir gölge yaşıyorum;

dünyanın sertliğinden kendimi korumaya çalışırken

insanın başka bir insana nasıl yaklaşacağını unutmuş halde,

yabani bir hayvan gibi

yalnızlığın çalılıkları arasında dolaşıyorum.

 

Sarılmak artık

fazla insan işi geliyor,

dokunulmak;

her temas

içimde büyüttüğüm sessizliğin kabuğunu çatlatan

fazla gürültülü bir taş gibi düşüyor içime.

 

Sabahın ilk saatlerinde

dünya bana doğru yuvarlanan ağır bir kaya gibi;

yüzüm dikenli bir çalılık kadar sert,

her şey sanki bana karşı kurulmuş görünmez bir düzenin

soğuk parçaları.

 

Gün batımına doğru,

güneş denizin içine gömülürken

kendi sessizliğimin içine biraz daha yaklaşabiliyorum.

Ve o anlarda

insanın kendine sarılması diye bir şey varsa,

belki ona benzeyen

kırılgan bir şefkat

yavaşça omzuma konuyor.

 

Başarmaya olan açlığım

uzaktan gelen bir çığın uğultusu gibi

her gün biraz daha büyüyerek üzerime devriliyor.

Köyün ortasında,

insanı yavaş yavaş yabanileştiren günlerin içinde

otların, rüzgârın ve tozun arasında

dünyadan biraz daha uzaklaşarak

yaşamayı öğrenmeye çalışıyorum.

 

Herkes kendi küçük evreninin merkezinde

başrolünü oynayan bir kahraman gibi

kendi hikâyesini büyütürken,

figüranlar gün boyunca

sokağın tozuna karışıp

akşam olunca yeniden dağılmış bir kalabalığa dönüşüyor.

 

Her şeyden uzak, yılları çoktan geride bırakmış,

tek başına birbirini izleyen günlerin arasında,

zamanın aynı takvimi defalarca çevirdiği bir yerde

yaşamayı sürdürüyorum.

 

Geceleri çöp atmak için kapının önüne çıktığımda

yalnızlığımın üç sessiz tanığı var:

çöp kovası,

sokak lambası

ve her seferinde yüzüme doğru eğilip

hiçbir şey söylemeden

hayretle beni izleyen ay.

 

Yine ayın yedisi oluyor;

günler geçiyor ama bankalar geçmiyor,

zaman bazen merhametsiz muhasebeci gibi

her sabah beni hayata daha borçlu uyandırıyor.

 

Yine de tuvalin başına geçmeye çalışan

inatçı bir ruhum var hâlâ.

Bazen fırçayı elime almadan önce

kendime şu soruyu sorarken buluyorum:

 

Bugüne kadar gerçekten bir şeyi sevdim mi,

bir insanı, bir fikri, bir ihtimali?

 

Kalbimin en karanlık yerinden isteyerek sevdim mi,

yoksa ben de çoğu insan gibi

hayatın ortasında dolaşan

ustaca kurulmuş bir yalan mıyım yalnızca?

 

Yokuşun ortasında yürürken

bacaklarımda ince bir sızı var

ve nereye gidersem gideyim

içimde taşıdığım o kör talihin

beni bırakmayacağından korkar halde

ovanın kenarında bir kedinin bekçisiyim.

 

Az önce evi süpürdüm,

dağılmış parçalarımı biraz toparladım;

sanki taşları yeniden üst üste koymuş gibi

kendimi bir araya getirdim.

 

Ama yarın

aynı çukurun beni yeniden çağırmayacağını

kim söyleyebilir?

Maze

23 Şub

Hayatın nehirleri arasından

bir soru gibi açılır labirent;

cevabı arayan aklın değil,

yürümeye cesaret eden kalbin önünde.

 

Bulmaca gibi tüm yollar. 

Bahçe,

bazen sığınak,

bazen kaybolduğun bir koridor.

 

Harfler yürür duvarların içinde;

Her yol, adını unuttuğu bir dili öğrenir.

 

Mavi, varlığın kendine verdiği ilk ad; 

suyun rahminde çoğalan,

dibe indikçe sadeleşen.

 

Beyaz, henüz söylenmemiş bir kapı.

ışığa çıkmayı bekleyen ruhun nefesi…

Kutsal Ağacın Kökünde

28 Oca

Dünya hislerini kaybediyor.

Bir virüs;

ilmek ilmek, görünmez bir dikişle

kalabalıkların içine

soğuk bir ip geçiriyor.

Kahkahanın boğazına,

merhametin avucuna,

hatıranın göz bebeğine.

Sonra hepsini aynı renge boyuyor:

donuk.

 

Ben yine her kış ortası

yolun sonuna varmışım gibi.

Dışarıdaki ıslaklık

yağmur değil; bir yargı.

İnsanın içindeki ışığı

yoklayan soğuk bir hâkim.

 

Ciğerlerimde o hırıltı:

sanki içimde bir kurt.

Nefesim kendi kendini tırmalıyor.

Rüyalarda hep sınavdayım.

Sabahları öksürürken gelen kan,

kırmızı bir soru işareti.

 

Göğe açtım ellerimi:

bir umut, bir inanç bekliyorum.

Tanrılar, orada mısınız?

Biri bir işaret çaksın.

En küçük kıvılcım bile yeter…

 

Kutsal ağacım neredesin?

Evet, bir zamanlar gölgem oydu.

Yaprakları göğe yazılmış dualardı,

rüzgâr okur, ben inanırdım.

Şimdi yaprakları dökülüyor

sanki bir daha çıkmayacakmışçasına;

her düşen yaprakta

bir kelime unutuluyor:

“neden”, “nasıl”, “belki”, 

“amin”…

Bulanıklığın Etiği

18 Oca

“Hiçbir hedefin peşinde değilim.”

diye başlar içimdeki ses.

Bu bir boşluk değil,

bir geri çekilmedir.

 

Bakmak sancılıdır.

Ama başka yol yoktur.

“Olanı görmek istiyorum.”

Ne olması gerektiğini değil,

neye dönüşeceğini hiç değil.

 

Bulanıklık

kaçış değildir.

Bir ahlâktır.

Dünyayla araya konan

bilinçli bir mesafe.

 

Yaptığıyla barışmaz.

Çünkü tamamlanmış olan

fazla erken konuşur.

Hiçbir şey bitmez.

Sadece bir yerde bırakılır.

 

Sessizlikle kalabalık arasında

asılı kalır.

İkisi de kirletir.

İkisi de öğretir.

 

Bazen yakmak ister.

Bazen silmek.

Çünkü

yıkmak da

devam etmenin bir yoludur.

 

Umut en yüksek gerilimdir.

Rahatlatmaz.

Ayakta tutar,

huzursuz ederek.

 

Sonunda şunu kabul eder:

Bitecektir.

Bu bilgi

eli hafifletir,

fazlalıkları alır.

 

Ve işte tam orada

başlar sanatı.

Ve bakmaya devam etme ısrarı…

Spleen — Kış Notları

11 Oca

Kara kış, 

zamandan af dilediğim 

mahkûmiyet günleri. 

Kapılar kapalı.

takvim paslı.

Hayata yatış izni verdiler:

hareketsizlik,

ruhun hücre cezası.

 

Yattım.

Yedim.

Uyudum.

Varlık, önüme

küçük, tatsız porsiyonlar hâlinde sürüldü.

Ne yapsam doymak yok. 

Açlık mideyle ilgili değil artık;

anlamla...

 

İlhamdan önce gelen o derin,

adı konmamış boşluk.

İnsan zihninin 

kendi yankısında

boğulduğu yer…

 

Yağmur…

Sadece yağmıyor.

İçeri sızıyor.

Göğsüme doluyor.

Nefesim ıslanıyor,

kelimelerim küfleniyor, 

harflerim rutubet.

 

Burada her şey fazla ıslak:

toprak,

duvarlar,

anıların dip köşeleri.

ve en çok da ruh…

 

Çiçekler solmuyor, çürüyor.

Yeşil,

umudu temsil etmekten vazgeçmiş bir renkte.

Ölüm soğuktan gelmiyor bu mevsimde;

uzun süre maruz kalmaktan. 

 

Her kış

öleceğimi unuturum.

Ve güneşin yeniden doğacağını.

 

Araftayım.

Ne cehennem kadar karanlık,

ne kurtuluş kadar aydınlık.

 

Her şey gri.

Gri,

Tanrı’nın kararsız kaldığı o renk,

belki de insanı sınamak için yarattığı.

 

İnsan bazen

iki ihtimal arasında değil,

iki yorgunluk arasında sıkışır.

Devam etmek de yorar,

bırakamamak da.

 

Belimde geçmeyen bir stres ağrısı,

sanki günahlarım kemiklere yazılmış.

Kalbimde

eski bir intikamın sızısı,

unutulmuş ama tam iyileşmemiş.

 

Caminin minaresi geceleri

hastalıklı bir yeşille yanıyor.

Bakıyorum.

Bekliyorum.

Ne beklediğimi bilmeden.

Belki bir işaret.

Belki sadece ışığın sönmesini.

 

Odunları doldurdum şömineye.

Bu kış ısınmak,

hayatta kalmanın en ilkel biçimi.

Ateşle aramızda

sessiz bir anlaşma var:

O beni yakmıyor.

Ben de ona

her geçen gün

biraz daha yaklaşmamaya söz veriyorum.

 

Yine aynı dönemeç.

Yine kurudum.

Yine kaldım.

Ne ileri,

ne geri.

 

Baudelaire buna spleen derdi:

Göğün alçaldığı,

bulutların mezar taşı gibi çöktüğü,

ruhun içten içe

küf tuttuğu zaman.

 

Ve insan,

İşte tam da burada

şiire sığınır.

Gölgede Büyüyen Omurga

5 Ara 2025

Dışarıda deli yağmur.

Başladı ovanın musonları;

bazen günlerce dinmeyen bir gökyüzü inadı…

Ev karanlık.

Işıkları hep açık bırakıyorum,

güneşi unutmamak için.

 

Yabana göçeli oldu sana iki yıl;

İçimde tuhaf bir ferahlık.

Kafamın içi bir çorba,

fikirler birbirini itip kakıyor.

Bu kış bakalım şiirler nasıl?

Belki delirtecek kadar yoğun,

Belki de kırıp geçecek kadar berrak…

Her iki ihtimal de aynı kapıya çıkıyor:

kendine dönüşün keskin eşiği.

 

Yalnızlık artık bir boşluk değil;

kendi kendine çoğalan bir gezegen.

Tek başına uyumanın o asil, ağır,

duvara çarpmayan sessizliği…

Hiçbir nefese değişmem.

İçimde yavaş yavaş kurulan bir koloni:

kendi yankısından beslenen bir varoluş.

Ve bütün bu sessizlik,

bütün bu yağmur,

bütün bu iç uğultu

beni hikâyenin en eski kapısına geri çağırıyor.

 

Naber İstanbul,

sen ki insanın zihnini, gururunu, kokusunu

aynı dar sokakta birbirine çarpan

o kadim labirent.

Bende bıraktığın gölge artık bir şehir değil;

zamana verdiğim sınavın solgun kalıntısı.

Zamanın garip bir adaleti varmış:

Önce beni parçalara ayırdı,

sonra o parçaların çığlığını

tek bir bilince çevirdi.

Sanki içimde görünmez bir nota

uzun uzun tutuldu…

 

Artık ne çulsuz, ne de aşçı parçasıyım.

Birinin ağzından düşen o ucuz iki kelimenin

bende bıraktığı yarık

şimdi kendime açtığım yepyeni bir kapıya dönüştü.

Tanımı hiçbir dile sığmayan bir gerçekliğe

sessizce, inatla sızıyorum:

gölgede büyüyen ama gölgeye boyun eğmeyen,

biçimi olmayan bir iç-ışık,

henüz adını koyamadığım bir omurga.

 

Penceremde gürültü yok;

içimde insan sesi değmemiş

eski bir bahçenin kuşları

yorgun bir sabahın göğsünü yırtar gibi ötüyor...

Göğe Yazılmış Bir Hatıra

16 Kas 2025

Sana bu satırları,

zamanın ardına saklanmış bir mektup gibi bırakıyorum.

Belki okurken, hangi yılın eşiğinde olduğunu hatırlamayacaksın;

çünkü yıllar artık defter yaprakları değil,

senin yüzüne işlenmiş çizgilerden ibaret olacak.

 

Bir zamanlar, gökyüzünü kanatlarıyla ölçmek isteyen

genç bir adamdın.

Kuşları dinleyerek başladın hayata,

ve sonra her kuşun, her gölgenin,

bir başka kapıyı açtığını öğrendin.

Açılan kapılardan geçtikçe hayat büyüttü seni,

ve sen her kapıda biraz daha yalnız,

biraz daha insan…

 

Biliyorum, sen her zaman aşkın peşinden yürüdün.

Ama aşk, sana yalnızca sevmeyi öğretmedi,

Her seferinde yeniden başlamayı…

Her defasında daha çıplak,

her defasında daha gerçek.

 

Şimdi,

25 yıl sonra,

belki saçların bembeyaz,

belki gözlerinde daha çok gece var.

Ama şunu bil:

sen yürümeyi seçtiğin yolun kendisisin.

 

Bir gün ardına baktığında,

“Ben kimdim?” diye sorma.

Onun yerine,

“Ben hangi gökyüzünü taşımayı seçtim?” de.

Çünkü senin hikâyen,

sana ait olan o gökyüzünün şiiridir.

 

Ve unutma,

her kuş hâlâ sana fısıldayacak,

her dal, her taş, her yaprak

senin yolunu tanıyacak.

Hayat, senden ne alırsa alsın,

sen daima kendi sesini,

kendi nefesini,

kendi göğünü taşıyacaksın.

 

Deniz,

bu mektubu sana bırakan senin eski halin.

Ama onu okuyan,

Belki de sonunda kendine varmış olan bir sen...

Dikenli Taç

11 Eyl 2025

Dolunay gölgelendi,

mevsim suskunlaştı.

Yaz, ardında yarım kalmış sözler bırakarak çekiliyor…

 

Aşık, yolunu bilmeyen bir göçmen —

mevsimden mevsime savruluyor hâlâ.

Ardı sıra sürükleniyor,

günler hızla eksiliyor;

takvim, cellat gibi sayfalarını koparıyor,

ve ben hep gecikiyorum.

 

Kapımda bankalar,

ciğerimde tütünün hırıltısı,

içimde hesap soran bir kader:

Akıp gidiyor önümden dünya,

Azmağın suları gibi;

tutunacak taş yok,

durduracak el yok.

 

Başımda dikenli taç

yürümeye devam ediyorum:

Kanayan alnımda

varoluşun tek hakikati…

Evin İsmi Joana

2 Ağu 2025

Sen yoksan dünya biraz eksik dönüyormuş;

Dönmeye razı olmadığım

bir gezegene tutundum, senin hatrına.

Beni yaşamda tutan ellerin

küçük bir kalbin nabzıyla sarılmıştı geceye.

Birlikte ağladık yıldızlar kayarken,

birlikte uyuduk varlığın kıyısında.

Senin sessizliğin bile bana hep şarkıydı…

 

Toprağı senin için ellerimle kazdım —

ölümün ellerine değdim,

ama korkmadım,

çünkü sen vardın o an bile,

tıpkı ilk günkü gibi…

 

İncir yapraklarıyla örttüm bedenini

cennetin dillerinden biriyle.

Şimdi Azmak kıyısında

bir gökyüzü açılıyor üstünde —

ruhunun maviye karıştığını gördüm

ve gözyaşlarımın kutsal olduğunu.

 

Joana,

sen benim yaralarımın ışığıydın. 

Gecenin ortasında elimi bulan fısıltı…

 

Farklı çatılar altında sürüp gitti hayatımız —

ben kırık dökük sabahların ardında

ekmeğin suretini ararken,

sen sessizce kapı aralarında beni bekledin.

 

Sonunda bulmuştum evimizi, bahçemizi,

gökyüzünü, ovayı…

Sakinlikti hayatımız, durulmuş bir nehir gibi,

ve sen

o an gitmeye karar verdin.

 

Sonsuzluk sana iyi gelecek.

Ben bir süre daha buralardayım,

ama bir gün,

bir gün tekrar görüşeceğiz,

her şeyin sustuğu, ışığın başladığı o yerde…

Satırlara Akan

30 Haz 2025

Cennetimi ellerimle yoğuruyorum;

yalnızlık,

bir yemin artık boynumda.

Bir şiirin ilk dizesi gibi.

 

Sen,

Avrupa’nın cilalı aynalarında

gününü gün ederken,

Burada içimden bir şair doğuruyorum..

Köklerimden kan sızıyor

satırlara.

Senin adını anmadan

yaralarımı kıymete dönüştürüyorum.

 

Bir şair doğuyor içimden,

köklerimden kırılarak,

kendi dilini arayıp duran.

Belki de kim bilir?

Edebiyatın taş levhasının kenarına

adımın baş harflerini kazıyacağım.

Seninle değil,

sana rağmen.

 

Göğsümde bir yangını taşıyacağım.

Sense zamanın tozuna karışacaksın.

Siz paraya taparken,

ben kalbime mühür vuracağım.

 

Aşık.

Bu soyadı, bir rastlantı değil belki;

aşkın ateşini taşıyanların

mirası.

Ben daha yolun başındayım.

Mısralarla

kendi yolumu açıyorum...

Neresi yurdum?

30 Haz 2025

Güneş belki de.

Karınca yuvası kadar derin

bir sabah sessizliği.

Elleriyle bahçe kuran herkes bilir:

toprak, insanın içini de eşeler.

 

Kökler,

sadece bitkilerin değil,

benliğimin de yerlisidir artık.

Her kürek darbesiyle

gizli bir kapı açılıyor

ne yöne gittiğini bilmediğim bir cennete.

 

Ben iyi oldum bugün,

karıncaların ayak izini bozmadan yürüdüm,

Gölgemin üstüne bastığımda

özür diledim.

 

Yatağım hazır

çocukluğumdan kalma bir serinlikte.

Uyku, tut ellerimi.

Sabaha kadar sakla beni.

Rüyalarıma kuşlar konsun,

gördüğüm her şey

yeniden doğmuş gibi olsun.

 

Yarın bir fesleğen kokusuyla

yeniden sorayım kendime:

“Neresi yurdum?”

Belki de hâlâ,

güneştir.

Gölgeden Güneşe

21 Haz 2025

Bugün, takvim 21 Haziran.

Gönlüm, nihayet yazla delinmiş.

Yüzüm güneşin altında kavrulurken,

hayatım da gölgede pişmedi mi zaten?

 

Evim var artık,

kendi ellerimle kazıdım duvarını,

betonun içinden bir kalp çıkardım.

İçinde ne varsa fırtına, sessizlik,

hepsi yerini buldu.

 

Bahçem bitecek birkaç güne.

Toprak sabırla susuyor; 

Ben köklerimle konuşuyorum artık.

 

Seni tanımadan önceki halimdeyim;

bir taşın içinde gizlenmiş

ve henüz suya kavuşmamış bir tohum gibi.

Tanrım,

ne olur,

artık çiçek açmak istiyorum

olduğum yerden,

göç etmeden, kaçmaya gerek kalmadan.

 

Gerçek olmayandan

gerçeğe doğru uzan bana.

Karanlıktan ışığa,

uykudan uyanıklığa,

ölümden ölümsüzlüğe.

Kendi varlığımın merkezinde

bir dua gibi

dimdik duruyorum:

 

Om Shanti.

Spektrum

14 Haz 2025

Unutmak —

bir gölgenin beline dolanmak değildir sadece;

ışığın dilinden düşmektir,

bir sözcüğü sanki hiç var olmamış gibi

karanlığa gömmektir.

Ben seni oraya,

ışığın doğmadığı yere bıraktım.

Bir yıl: zaman değil artık,

paslı bir saat kadranı,

sonsuzluğa tutunamayan bir yelkovan.

 

Teslim oldum güneşe.

Param var biraz —

hayat şu an

çok katlı, çok kremalı bir unutuş pastası.

İçine her bıçak girdiğinde

sessizlik sızıyor tabaklara:

bir tür şekerlenmiş yalnızlık.

Allah kolaylık versin —

hem bana, hem

mutfakta sıralanmış susturulmuş tanrılara.

 

Köy halkı aynı efsanede tutsak —

dedikodudan yapılma mantralarla

ışığa doğru,

Zihinleri açık,

ama beyinler küf tutmuş.

Elleri dua ediyor,

ama tırnaklarında dünyanın kiri...

 

Yeteneklerim var,

ölçülemez bir tartıda:

Newton’un terazisi bile şaşar bana.

Çünkü ben,

alışveriş sepetlerine sığmayan bir rüzgârım —

kur dalgasına çevrilemeyen

bir kıpırtı belki.

 

Yalnızlığa fazla güzelim belki.

Aynı yanlışı bir daha giymemek için

çırılçıplak yürüyorum içimde —

adımlarım, geçmişin izlerini reddediyor.

Keyfim gıcır, Allah asıl sana kolaylık versin…

 

Evimde huzur var şimdi.

Sessizlik,

cam kenarında açan bir çiçek gibi.

Bu hafta spora başlıyorum —

belki karın kaslarım belirir,

ama asıl derdim:

içimde kıvrılmış kelimeleri

birer birer eritmek…

 

Ve sen —

sen artık bir renk değilsin.

Spektrumun dışına düşmüş bir boşluk,

ışığın uğramadığı bir kör nokta.

Seni oraya terk ettim:

ışığın unuttuğu yere.

Yeni bir gökyüzü seçtim kendime:

Görsen nasıl yakıyor maviliğiyle…

Boşluğun Anatomisi

13 May 2025

Bugün, hayatın kenarında oturuyorum.

Kıyametin tam öncesinde,

Yavaş büyüyen bir hayalin

çürüyen kökü gibi…

 

Bekledim.

Artık neyi beklediğimi bile hatırlamıyorum.

Kapılar açılmadı,

içimdeki oda karardı.

Gölgeyle aynı dili konuşur oldum.

Gün ışığı artık fazla gürültülü.

 

Adımı unuttum —

ne bir ses çağırdı,

ne bir iz aradı.

 

Boşluk büyüdü içimde,

bir ev gibi kuruldum ona.

İçini döşedim sessizlikle.

Yalnızlığımdan başka misafirim olmadı.

 

Sırtımda fermanlar —

hiç yazılmamış yasalarla mühürlü.

Yüzümde maskesiz geceler,

ellerimde kesik zaman.

 

Artık ölmeyi değil,

olmamayı bekliyorum.

Varlık fazla kalabalık,

ben

hiçliğin kıyısıyım,

yokluğun müsveddesi…

Kireç Tutmuş

4 May 2025

Kutular bir bir kapandı, 

Ömürlük yük sırtımda. 

Kitaplar suskun, ağır mı ağır, 

Kavanozlar, kırık düşlerin mezarları.

 

Taşındım kıştan —

Ormanın derin sesinden,

Köy meydanına,

yaza doğru bir iniş bu:

İkinci gün yeni yerde. 

Belimde geçmeyen ağrı.

Sekiz parça yamalı uyku. 

Rüyalar azdı, çıldırdı içimde, 

Bir karmaşa, bir tuhaf koku.

 

Bayrak salladık güya bu ay da, 

Rüzgar bile değmedi ucuna. 

Pes mi bu hal, yoksa bir mola mı? 

İki gün daha verdim kendi koynuma.

 

Uyandım, banyo kireç içinde, 

Kendimi yıkarken onu da kazıdım. 

Ruhum da böyle, katman katman kirli, 

Ne yapsam o eski tortuyu atamadım.

 

Yeni ev, yeni bir başlangıç, 

Ama aynı sancı, aynı eski hüzün. 

Kırık düşler camda buğulu bir iz, 

Hayat, kireçlenen bir ömür sürgün.

Paslı Rüya

27 Nis 2025

Kendini benim gözümde gördü,

Önce anahtarlarımı, sonra aynayı yürüttü.

Bir zamanlar gölgeme sığınan o çocuk

şimdi ışık sanıyor

vitrin camlarının kör parıltısını.

 

İzliyorum uzaktan,

bir yabani gibi —

tırnaklarım toprağa, dişim içime.

Rüyama düşüyorsun elbet,

ama uyanınca, izin silinir benliğimde.

 

Yedi tepeli cehennem —

seni çoktan yedim.

Acın dilimde pas tuttu.

Ben o sofraları hem kuran 

hem de ilk oturanım;

şimdi artık sandalyesiz.

Yersiz, 

Yani özgür. 

 

Bir yuva değil bu sefer aradığım.

İsyan olacak yeni dünyam:

Uçuyorum sessizce,

göçmen kuş sürüsü gibi…

Aeternum Ardere

22 Nis 2025

Açıldı yine derinlerdeki geçmeyen yara,

göğsümün tam ortasında kaynıyor lav.

İçimde bir kıyamet yükseliyor!

Kara taşlar çatlıyor,

ömrümden kopan parçalar sağa sola…

Bütün suskunluklarımı kusuyorum göğe,

rüzgârlar taşıyor öfkemi ovaya.

 

Susturun beni!

Şiirim, göğe saplanacak bir çığlık gibi.

Ayaklarınıza devrilecek kelimelerim,

yollarınızı yutacak siyah bir gelgit gibi!

Dizlerimi kırın —

yoksa dağlara tırmanıp

kendime yeni bir cehennem kuracağım.

Gözlerimi alın —

yoksa bu dünyayı mavimle yakacağım.

Ellerimi koparın —

yoksa kendi mezarımı kazacağım

ve küllerimle üzerimi...

Alnıma Gölge, İçime Güneş

22 Nis 2025

Ey gök,

neden sustun biz düşerken?

Duamızı kime gönderelim artık —

Senin adresin değişti mi, Tanrım,

yoksa sen de mi çekildin bu coğrafyadan?

 

Ben, Aşık.

Dilimde isyanın harfleriyle

yakıyorum çağın suratını sessizce.

Ey karanlık,

sana sesleniyorum şimdi:

Korkmuyorum!

Gölgeni alnıma sür,

ama bil ki

ben, göğsünde güneş taşıyanlardanım.

 

Biz ki

kalbinde “Ya Vedûd” saklayan

bu çağın âşık kuşları.

Sevdamız adalet,

sabrımız bir nehir gibi

kıvrılır zulmün kalbine.

Adı Yok

17 Nis 2025

Üşüdük biz,

yıllar geçti, geçiyor,

ama dünya hâlâ donmuş bir yerinden tutuyor bizi.

İnsan dediğin —

hava kadar soğuk,

rüzgâr kadar keskin.

Ve vicdan…

o zaten mezar gibi sustu.

 

“Sıçayım sizin medeniyetinize!”

demeyi bile öğrenemedik.

Çünkü dilimiz,

başkalarının çığlıklarıyla gömülmüş doğdu.

Susmayı öğrettiler,

bir bayrak gibi katlayıp cebimize koyduk çaresizliği.

 

Bir sabah daha.

Yastığımda cenaze ilanı.

Uyanmadım,

yine hatırladım sadece.

Baş sağlığı mesajıyla açılıyor perde.

 

Öğlene doğru,

bok gibi kokan umutlarımı

biraz deterjan, biraz Allah’la yıkadım.

Çamaşır ipine astım.

Kurusun diye değil,

görsünler diye.

Bakın lan,

ben hâlâ buradayım!

 

Akşamüstü

kendime pembe bir gökyüzü çizdim

ama kimse görmedi.

Eski gökyüzünden kalan boşluklarla,

suskunluktan yapılmış yıldızlarla…

Galaksinin adı: Ben.

İçi boş,

ama hâlâ dönüyor.

 

Ve akşam oldu.

Beyaz bayrağımı yavaşça salladım —

sanki savaşı ben başlatmışım gibi.

Oysa sadece duruyordum.

Gecenin karanlığına yürüdüm sonra.

Sokak lambaları suskun,

duvarlar ağlıyor gibi.

Tanrılar?

Gülmüyordu yüzüme...

 

Dualar değil artık yazdıklarım —

bildiriler.

Kendime manifesto bırakıyorum.

Her dize,

bir enkazın üstüne atılmış taş.

Ve yazıyorum:

“Yokum ama yerime bir şey var artık.”

 

Henüz adı yok,

ama dili kanıyor,

durmadan yazıyor.

Yokuşun Hafızası

12 Nis 2025

Sırtımı ormana yasladım — zamanın kıyısında.

Ulu gövdeler, kökleriyle fısıldadı eski duaları,

ama ben, kendi yankımın labirentinde sağırdım.

Rüzgâr sadece dalları değil,

ruhumun çatlaklarını da dolduruyordu—

biriken bir fırtınaya gebe,

suskun bir kıyamet gibi.

 

Kendimle durdukça,

sessizliğin bıçak sırtında ürperdim.

Kapüşonumu çektim,

bir taşın üstüne attım gölgemi.

Önce tırmandım dağı—

nefesim, yokuşun dilinde bir dua,

yukarıya değil,

kendimin derin kuyusuna iniyor gibi.

 

Sonra rampadan bıraktım kendimi,

Şirinköy’ün soluk alışına doğru.

Yokuş aşağı savrulan bedenim,

kendine düşen bir taşın ağırbaşlı çığlığı.

 

Kırlangıçlar pike yapıyor,

gölgemi yalayıp geçiyorlar—

belki selam, belki bir uyarı:"

Gökyüzünü unuttun," diyorlar,“

Oysa sen de bir kanat çırpışıydın."

 

Ormanın kokusu—

unutulmuş bir ilkbahar ayini,

yüzüme çarptı.

Yosun tutmuş kayalara dokundum,

avuç içimde yeşeren bir yalnızlık.

Bir yitişin eşiğindeydim belki,

ya da dönüşün ilk adımında.

 

Hayat, belki de

kendini yokuş aşağı bırakabilmek—

Tırmanırken yorulan ruhum,

inişte hatırladı:

Her adım, unuttuğu bir parçasını çağırıyordu.

 

İlhamımı arıyorum,

ağaçların dilinde kayıp bir ezgi.

Belki de o da küstü bana,

her dokunuşumda biraz daha uzaklaşıyor.

Her gün aynı taşı okşasam,

aynı köke yaslansam,

geri gelir mi bilmiyorum—

belki de aradığım şey,

zaten içimdeki çatlağa sızmıştır.

 

Doğa Ana,

bir zamanlar beni rüzgârında sallardı.

Şimdi aramızda

isimsiz bir soğukluk—

Kırgınlık?

Belki de benim unutuşumun gölgesi.

 

İnancımı yeniden çevirmeli miyim

o eski patikaya?

 

Emily fısıldıyor kulağıma:

“Ruh hep aralık kalmalı,”

diyor—

“belki bir kıvılcım girer içeri,

uyandırır sessizliğini;

belki bir ilham süzülür ansızın,

belki de…

sen yine kendine çıkarsın sonunda.”

Ritüel

11 Nis 2025

Güneş mi doğdu,

yoksa ben mi çektim gölgeyi gözümden

de o vakit mi dokundu ışık —

gecikmiş bir hakikat gibi?

 

Kara kış biter mi hiç —

eğer içten yanmalı bir bedende

mevsimsiz üşüyorsa insan?

 

Bir gömlek giydim — adı “tek”,

omzuma konan, ötmeyen bir kuş.

Sessizdi, ama hep orada:

Üzerimde değil, içimde tünemiş.

 

Düştüm ama tutundum.

Sıyrıldım mı,

bağım olan her şeyden?

Dua gibi alkolsüz günler —

birer susuz yudum,

içmeyerek içilen.

 

Sordum kendime:

Ey tenhalarda yankılanan ben,

tek başınalık —

seçilmiş bir inziva mıydı,

yoksa unutulmuş bir tapınak mı

yüreğimin ortasında?

 

Korkularımla uyumayı öğrendim —

geceleri nöbet tutan

görünmez misafirler gibi.

Adlarını hâlâ bilmiyorum,

ama artık seslerinden tanıyorum hepsini.

 

Ve bir gün,

okuyacaklar bu şiirleri —

kendine sessizlikte rastlayanlar,

kuyunun dibinde

ışığa göz kırpanlar.

Hatırlayacaklar:

hiçbir şey olmadan da

var olmanın kutsal hafifliğini.

Sistem Hatası

6 Nis 2025

Nisan üzerime yığılıyor sevgilim.

Ellerimde çözülüyor

eski bir yara gibi aşk.

Diyorum ki:

"Bu değil!"

Aynalar hep yalan —

ben hala,

kendimi

başkasının gözlerinde arıyorum.

 

[SYSTEM NOTICE]

>> ayna.dll: access denied

<< yansıma: buffer overflow

>> aranılan kimlik: [NULL]

 

Gece yağmurları

ve yalnız sokak lambaları —

sürgünde bir yolcunun

ayak izlerini bekleyen.

 

>> sokakLambası.exe: connection lost

<< ışık kaynağı: /dev/null

>> karanlık, %100 yüklendi

 

Bir zamanlar

rüzgârın içinde saklı figürler bilirdim,

gölgeyle dans eden

kadim kuşların dilinden.

Dizlerim dualar gibi kıvrılırdı toprağa,

topraksa cevap verirdi —

kendi içinden

bir tambur sesiyle.

 

[DEBUG LOG]

>> toprakAPI: "response 200 OK"

<< gelen veri: "tohum.enc"

>> şifre çözme anahtarı: unutulmuş.exe

 

Ben bir arıza raporuyum,

dilimde paslı bir şarkı:

"Gidiyorum…

Gidiyorum…

Hiçbir yere."

 

[FINAL DIAGNOSTICS]

satır 01: aşk.exe çöktü

satır 07: hüzün.dll bulunamadı

satır 36: [404 NİSAN BULUNAMADI]

>> gözlerin: 0xFFFFFF (beyaz ekran)

<< ellerin: segmentation fault 

>> sesin: corrupted.wav

>> zaman!

<< zaman.exe has stopped responding

 

[KAPAT] [BEKLE] [RAPOR GÖNDER]

[CRASH LOG]

timestamp: sonsuzluk

error: insan olmak

solution: ?

[TRYING TO RECOVER...]

[FAILED]

[PLEASE REBOOT UNIVERSE]

Boykot Mevsimi

3 Nis 2025

Çatlamış bir ülkenin kalbinde,

korku sızıyor kabuğumdan.

Geceler karanlık, sabahlar gri.

Bahar hâlâ gelmiyor içime.

Yağmur, bir işgal gibi yağıyor üzerime—

sanki gökyüzü bile gözaltında.

 

Nisan, ölü bir takvimde çırpınıyor.

Bir savaşın ortasındayız:

Çok konuşanlar kahraman,

az paylaşanlar hain.

Algı, yeni infaz biçimi.

Ve biz hâlâ gerçek savaşı bekliyoruz.

 

İçimde bir boşluk kazılıyor usul usul—

kendi mezarına dönüşen bir varlık.

İlham, tuz gibi eriyor elimde.

Kelimeler sustu, imgeler kaçışta.

Çekiliyorum insanlardan:

gözlerinden, cümlelerinden,

tenlerinden, umutlarından…

 

Hani bahar bizimdi?

Hani yengeçler bu ayda sevinirdi?

Peki ya hiçbir ay yengeçlerin olmazsa?

Ya evimiz hiç kurulmazsa?

Ya biz, sonsuza dek başkasının kâbusunda yaşarsak?

Hep Yokmuş Gibi

28 Mar 2025

Herkes sokakta!

Ellerde bayraklar, karanlığı delen sloganlar,

parmak uçlarında umut taşıyan çocuklar.

Ve ben —

Kabuk tutmuş yalnızlığımda oturdum.

Tenim, ekran ışığında solmuş bir ayet;

Sessizlik, dövme gibi işlenmiş üzerime.

 

Ülke…

Kendi kanıyla çizilmiş bir harita,

yaralı, suskun ve izlemekten yorulmuş.

Her köşesi parmak izi dolu.

Klavyelerde devrim yok,

zırhlarımız dijital.

Bir halk masalının sansürlenmiş satırı:

“Bir varmış, bir yokmuş” değil,

“Hep yokmuş.” gibi.

 

Bu hikâyede kötüler kazanıyor.

Altın tahtlar,

Kan göllerinin ortasına kurulu.

İyilik bir çiçekse,

her mevsim kasıtlı kurutulmuş.

 

“Işık kazanır sonunda,” derlerdi masallarda.

Ama büyüdükçe fark ettim,

galiba o masallar

bizim için yazılmamış.

Çünkü hayatın satır aralarında

hep kötüler kazandı şimdiye dek —

Ve biz sadece izledik,

adaletin nasıl yavaş yavaş

silindiğini harflerden.

 

Bir gelecek var mı?

Belki.

Belki de biz sadece,

aydınlığın son yenilgisini belgelemekle görevliydik.

Belki de var olmak,

kayıt tutmaktı:

Kanla ve gözyaşıyla.

Faili Meçhul

24 Mar 2025

Sabah uyandım,

hatırlayamadım kim olduğumu.

Adım yoktu, geçmişim silinmiş,

sadece bir gölgeydim yine.

Yatak, kedi tüyü.

Ben, dağın tepesinde,

ilk sigaramın dumanıyla

gökyüzüne imza atıyorum:

“Buradaydım ama kim olduğum meçhul.”

 

Ciğerlerimde protest bir şarkı—

adı “Bir paket daha”,

fon müziği: hırıltı.

Güneş bile istifa etti gökyüzünden,

dedi: “Buna ışık yetmez.” 

Her gün, kara kışın bir uzantısı…

 

Oturmuşlar masaya,

geleceğimi konuşuyorlar:

“Yıl sonuna kadar sanatını ticarete çevir.”

Bi susun allasen.

Oysa ben,

fırçamı tutacak gücü unuttum.

 

Duvarda tuval aylardır doğum sancısında,

boyaları bile vazgeçmiş.

Eksik ve yorgun.

 

Evin içinde ağır ağır büyüyen bir sessizlik—

hani şu annemin gözlerinde gördüğümden.

Zaman sadece soluyor,

ömür değil, nefes değil,

sadece bir eksilme.

Tekerrür

13 Mar 2025

Kırlara taşalım dedim,

tohumlar filizlendi ruhumda.

Bıraktığın izler,

bisiklet zincirinden düşen

paslı halkalar gibi kaldı

geçmişin ovalarında.

 

İç çekişlerle başlayan sabahların tadı,

geride bıraktığım şehirlerin

anlamsızlığında gizli.

Vadinin ötesinde bulanıklaşan deniz,

tuvalde yarım kalmış resimler…

 

Çiçek açan ağaçlara bakıp

alkış tuttum diye

hafifler mi yüküm?

 

Eh, zincirleri değiştirdik ya—

Artık kim tutar beni,

yeniden paslanana kadar…

Leylekler Dönünce

9 Mar 2025

Kaybolmuş bir şifreyim, eksik bir nükleotit.

Yıldızları yanlış sırayla dizilmiş bir gökyüzü gibi,

içimdeki amorf tanrı,

harflerden kendine yeni bir isim yaratıyor.

 

Hayat, Mart kedisi gibi sıçrıyor faturalara,

açık pencerelerden geçip

boş odalara karışıyor rüzgâr.

Ne yukarı ne aşağı,

askıda bir âşık anomalisi,

eksik dizilimlerimde yalnız bir beden taşıyorum.

 

Baharın ilk günleri,

bileğimde çözülmüş bir marteniçka.

Leylekler döndü köye sessizce.

Bir mucize bekliyordum,

kırmızıyla beyazın düğümü açıldığında.

Bana dair hiçbir şey taşımadılar,

ne unuttuklarımı getirdiler

ne de götürdüklerini geri verdiler.

Sadece kanatlarıyla

uçsuz bucaksızlığı işaret ettiler.

 

Ben hâlâ buradayım,

çözülmeyi bekleyen son düğüm,

uçurumun kıyısında bir ip gibi.

Göğe bakıyorum

hangi yöne savrulacağımı bilmeden.

 

Hayat nasıl geçiyor, sevgili?

İncecik bacakların taşıyamadığı gövdeyle

otel koridorlarında kaybolmuş bir ruh gibi.

Bozuk asansör, karanlık ara katlar—

gidip geldim gecelerce.

Ben bulamadım çıkış yolunu.

Sen buldun mu?

Küllerden

1 Mar 2025

Kışın alaycı maskesi geziniyor sokaklarda,

bir ihtimal, son kez mi diye sorarak

yüzüme çarpan soğuk geceler.

Güneş, ellerimi bırakma.

Biliyorum, karanlık bitti diyemem,

Amatem’in sesi hâlâ camın kenarında,

düşler kadar yorgun ve ağır.

 

Toprak uyanıyor,

sert bir kabuğun altından.

Kırılıp düşen hayallerin enkazında,

çiçekler inatla yeşeriyor.

 

Her sabah pahalı kahvemle,

kaderimi içiyorum yudum yudum.

Tat aynı: yanık umut, soğumuş ihtimaller.

Hadi Mart, bana da bir bahar uydur.

Ölüler kadar suskun,

çimenler kadar sabırsızım.

 

Ovanın kuşları,

uyandırın denizi,

soğuk göğsümü parçalayarak

sabahın alnına çarpa çarpa

geliyorum...

Solgun Baharın Kara Sarkacı

20 Şub 2025

 

Günler ip gibi sıralanmış önümde,

Zaman bir sandalyeye oturmuş,

beklemekten sıkılmış bir ihtiyar gibi derin derin iç çekiyor.

Bense çoktan yok oldum, bedenim hâlâ ekmek peşinde.

 

İnsanlar… ah insanlar, plastik meyve gibi, parlak ve kokusuz,

Cümleleri boş, gözleri umutsuz.

Konuşsalar da duymuyorum, baksalar da görmüyorum,

Kendi yalnızlığımda bir koloni kurdum, bayrağım siyah.

 

Hayallerim eski bir takvim yaprağı gibi sararmış,

Uzak, o kadar uzak ki, belki başka bir gezegenin atmosferinde.

Göz kapaklarımın ardında başka bir dünya var…

Ve uyumak, dünyadan istifa etmenin en nazik biçimi.

 

Şubat… yine geldi geçti, bedenim bir mezar gibi soğuk.

Havaya cemre düştü dün, titreyen solgun ruhuma çarptı.

Şimdi bekliyorum, bakalım hangi yanımdan çiçek açacağım,

Ya da açabilecek miyim? 

Belki de sadece yosun kaplar yüzümü.

 

Bahar gelirken ben hâlâ kışın dibinde.

Sarkaç sağa sola salınır, ben hep ortada kalırım.

İşte böyle, ben yabancıyım bu dünyada,

Bir hayalet, bir hiç.

Ama yine de—

Her gece yıldızlara bakıp,

Kendi karanlığımda bir ışık ararım.

Medcezir

9 Şub 2025

Dolunay sırtımda,

geceler omurga boyunca çatırdıyor.

Güneşte cazimi var bugün.

Dünün soluk gölgesi sarkıyor duvarlardan.

Zaman yamulmuş,

mekân unutulmuş.

Rüya mı, gerçek mi,

yoksa uyanıklık yanılgısı mı?

 

Bir tütsü yakıp evin köşelerinden

kaybolmuş dualarımı süpürsem,

içimdeki taş erir mi?

Toparlanır mı çarşaflar,

yatağa düşmüş, sabaha bulanmış ben?

 

Kimse neden çığlık atmıyor?

Neden kimse “Düşüyoruz!” demiyor?

Bir yokuşun eşiğinde,

gökyüzü ellerime bulaşırken.

Gözbebeklerimde ayın ağırlığı

beni benden alıp ormana savuruyor.

Tek Kişilik

9 Şub 2025

Geldi, oturdu içime,

Kimse çağırmadı, ama geldi.

Kapıyı çalmadı, içeri süzüldü.

 

Önce açılmamış mektupları okudu,

Tarihleri silik, kelimeleri yorgundu.

“Bunları neden saklıyorsun?” dedi.

Cevap vermedim.

 

Yastık altına saklanmış vedaları çıkardı bir bir,

Eski sevgilerin gölgelerini silkeledi halıdan,

Unutulmuş gülüşlerin kırıntılarını topladı masadan.

Gözlerimin içinde durmadan değişen mevsimleri saydı.

İki kişilik düşleri çarşaflardan söküp attı…

Ve yatağa tek kişilik bir boşluk bıraktı.

 

Oturduk, konuştuk, sustuk,

Bir kadeh burukluğu bölüştük.

“Sen!” dedi,

“Şimdi burada, tam buradasın.”

Dedim ki,

“Bana kendim yetiyor artık.” (Yutkundum.)

Gülümsedi.

“Öyle olsun.” dedi.

“Zaten en başından beri yalnızdın.”

Sonu Yazılmamış Perdesiz Oyun

9 Şub 2025

Denizden esen rüzgarla

savuruyor beni hayat,

dalgalı bir boşlukta sallanıyorum,

kökleri toprağa değmeyen

taze fidanlar gibi,

suya hasret,

bekliyorum, bekliyorum…

 

Her sabah, düşlere sarınıp

yeniden doğuyorum.

Her akşam, aynı düşlerden

soyulmuş, çıplak ve yorgun,

bir yastığın soğuk tarafına

teslim oluyorum.

 

Acaba herkes böyle mi tükeniyor?

Hepimiz sahiden bu büyük sahnede

rol yapıp ağlayan palyaçolar mıyız?

Görünmez iplerle sahneye asılı,

her kahkahada biraz daha çürüyen,

sahte gözyaşlarımızı cilalayarak

sonsuz bir alkışa mahkum edilen?

 

Bu nasıl bir oyun?

Ne bir sahne arkası var, ne bir final perdesi,

sadece tekrar eden sahneler:

Fazla mesai, yarım kalmış hayat.

Kıdem tazminatı yok.

Başlangıçtan beri hep eksik, 

sanki hep borçluyuz….

Külliyen Yalan

8 Şub 2025

Yeryüzü, kaşınan bir yara,

derisini döküyor zaman,

çatlaktan sızan duman,

önce boğuyor, sonra unutturuyor nefesi.

 

Yıllardır bekliyorum,

bende hiç doğmamış olanı.

Gökyüzü kırık aynalarla dolu.

Hangisi gerçek yüzüm?

Hangisi külleriyle oynaşan Anka?

Yoksa biz, yanmayı bile beceremeyen

çamurdan suretler miyiz?

 

Biz, yere çakılmadan duramayan yaratıklar,

tırnaklarımızla birbirimizi kazıyan,

çıplak dişlerle Gaia’nın etini söken yırtıcılar.

Henüz nasıl yaşanır bilmiyoruz,

sadece nasıl avlanacağımızı biliyoruz.

Henüz nasıl sevilir bilmiyoruz,

sadece belki nasıl unutacağımızı…

 

Deforme yüzler, iç içe geçmiş uzuvlar,

birbirinin içine dolanmış rüyalar—

zamanın delik cebinde

asılı kalan suretler.

 

Ama şimdi soruyorum!

Hangimiz önce çökecek dizlerinin üstüne?

Kim yanacak, kim kendi küllerini unutacak?

Kendini Yiyen Zaman

7 Şub 2025

Saatim var, zamanım yok.

Saniyeler listelere sığmıyor,

Karbonhidrat ve varoluş arasında

kışa sıkışmış bir post-modern patatesim.

Midem, büyüyen bir gezegen,

yörüngemden hareketsizce sapıyorum.

İstemek ile yapmak arasındaki kara delik

beni yutuyor, ama pek şikayetçi değilim.

Kaşık elimde, iradem mutfakta mahsur.

 

Uykular mı?

Derin, dipsiz bir boşluk, 

zamanın çözüldüğü bir çukur.

Rüyalar kara film tadında,

Bilinçaltımın el yazısıyla yazılmış

replikleri unutmuş bir başrol.

Geçmişten çağrılmış figüranlar,

Senaryo kötü, soundtrack fena değil.

 

Dünya değişiyor, ben dönüşemiyor.

Hızına yetişmek mi?

Daha sabah kahvemi içemedim.

Can İzleri

6 Şub 2025

Senin İstanbul’un hâlâ mavi mi?

Deniz, eski bir rüya gibi uzanıyor mu hâlâ?

Kulağına adımı fısıldıyor mu dalgalar?

 

Benim köyde akşamlar,

dizelerinden düşen ışık gibi

sessizce iniyor ufka.

 

Hangi sokağın köşesinde unutuldum?

Senin gökyüzün şimdi hangi pencereden düşüyor?

Gülüşün hâlâ aynı mı,

yoksa başkası mı çiziyor yüzüne o eski kıvrımları?

 

Ellerin üşüyor mu?

Yokluğum sızlıyor mu hâlâ parmak uçlarında,

yoksa dokunmayı da unuttun mu?

Becerebiliyor musun sevmeyi,

yoksa yalnızca yokluğunuzu mu gideriyorsunuz?

 

Geceleri yıldızlara bakıyorum,

ve bil ki hâlâ göğe bakma durağındayım.

Yürümek mi kurtarır bizi, yoksa beklemek mi?

Üvercinkalar hâlâ kanat çırpıyor mu

şehrin eski sokaklarında?

 

İstanbul,

sana buradan selam ederim.

Benim evim bu dağların arasında,

ama bil ki her gece şiirlerinde dolaşıyorum.

 

Bir çocuk,

meçhul bir anıtın önünde bekler gibi bekliyorum,

hangi şairin cümlesinde tamamlanacağımı.

Mektep-i Hiç

4 Şub 2025

Bir okul var, kapısı yok.

İçine giren kaybolur, çıkan eksilir.

Sırası gölge, tahtası rüzgâr.

Mürekkebi kandır, harfleri suskun.

Sınav kâğıtları boş,

cevapları göğe saklanmış.

 

Geceyi sererdim avuçlarına,

uçurumlar üşümesin diye.

Bir rüzgâr esti, heceler paramparça.

Kim sustuysa o gün, biz dağıldık.

– ses bitti, yankısında boğuluyorum,

kapıyı açsana!

 

Uyku yasaklandığından beri,

gözlerim açık, unutulmuş bir rüya.

Nefesim, yankısı çığlık,

enkazında kayıp bir şehir gibi.

Her şeyin gözü kör değil, uykusuz.

 

Yakılacak öyle çok kelime var ki bu dilde,

yine sen unut, yine ben hatırlayayım.

Bir avuç suskunluk, bir avuç fısıltı,

savursun, silsin eski dillerin ağırlığını.

Ve ben derim ki: "Aşk varmış

o yanan gölgenin kanadında."

 

Bir gün fark edersen:

Bu dünya bir rüya,

ve uyananlar çoktan mezun.

COCO: Gökten Gelen Vaşak

3 Şub 2025

Zamanın kırık dökük merdivenlerinden,

Arnavutköy’ün çatılarından,

adımlarını mühür gibi basarak

girdi ruhuma;

Ansızın, vakitsiz, kaçınılmaz...

 

Sürgünü benim gibi boynunda değil,

rüzgârın içinde taşıdı.

Ormanda kaybolmadı, kendini buldu.

Sincaplar ona sırlarını fısıldadı,

ağaçlar eğildi kulaklarına,

bütün ruhlar onu tanıdı.

Bir şehrin hüznünden,

Ulu ormanın çağrısına...

 

İstanbul’u bu sefer birlikte terk ettik,

şoför Akif direksiyonda.

Ben pusulamı güneşe çevirmiş,

yeni bir gerçeğin eşiğinde,

bir hayvanın insanı evcilleştirmesine tanık.

 

O, dünyanın en güzel kedisi,

vaşak yüzlü bir kehanet.

yastığımdaki ağırlığı varoluşumun dengesi.

Sevgiyle dokunan bir zaman,

karşılıksız bir şefkatin kanıtı.

 

O bana verilmeyen sevgiyi taşır,

bu dünyanın ödeyemediği borcu..

Bir kedinin içinde,

bütün evrenin bana armağanları.

 

Coco, sen benim kaosumun düzeni,

hasretimin hediyesi,

kendi evinin efendisi…

Akçapınar: Kiralık Sürgün

2 Şub 2025

Sekiyorum, sekme taşları gibi,

Düzlüğe varacağımı sanıyorum,

Taşların kaderi sanki suyun dibinde yazılı.

Bazen tostçunun üzeri,

Ya da biraz ilerisi…

Düştükçe çukura,

“Burası yolun sonu” diyorum,

Ama yolların da canı var,

Artık benden yana suskun. 

 

Orman güzel, nefesini esirgemiyor,

Şehir kement gibi boğazlara dolanırken,

Ben göğsüme eski bir tanrının soluğunu çekiyorum.

 

Ova güzel, fakirliğini saklamıyor,

Yerliler kadim bilgilerini takasa açmış,

Şamanikler çadırda buhar oldu,

Çemberler: “Ya Allah Bismillah!”

Yogacılar virabhadrasana,

Zenginler ‘organik’ diye naylon alıyor,

Bir de yap-satçılar,

Toprağın sabrını harcayıp,

Kötü evlere, iyi paralar…

 

Ben kiradayım, biraz da sürgün,

Evim artık değil sırtımda, ama gönlüm yüküm.

 

Aşıklar Yolu ötede.

Günübirlikçiler anahtarla isim kazıyor,

bir gün yanlışlıkla birisi açarsa kapıyı diye.

Adımı yazmam ben ağaca,

Soyadım saklı köklerimde.

 

Kışın yolları mühürlü.

Güneş doğmaz burada,

Unutulmuş bir zarfın içindeki mektup gibi...

 

Burası unutulmuşların cenneti.

Ama cennet bazen çürüyen bir hafıza.

Ve ben unutan değil,

Soluduğum her anda hatırlamaya mahkûmum.

 

Ve bir de sorarım:

Neden bütün tostçular meşhur?

İçimde Kaynadım

2 Şub 2025

Düdüğünü çalıyor çaydanlık,

kendi buharında boğulan bir çocuk.

Tutuşmuş metalin kokusunda iç çekişler,

sıcaklıkla kabuk değiştiren bir ten…

 

Kapağını açan olmadı,

içinde taşan karanlık çaylar.

Dem tutmak neye yarar,

kimse içmiyorsa acıyı?

Yüzünde bir maske, yüzü olmayan yüz.

Sustum, çünkü sesimi içime boşalttılar.

Dizlerimin bağı çözülürken,

ayak bileklerimde kelepçe izi.

Beni bağlayan düğümleri,

kendi ellerimle sıktım.

 

Sonsuzluk, gölgesiz ve yorgun.

Yine de dengeyi tutmaya çalışan,

bir hayaletten öte değilim.

Kanatlarımı yaktılar,

kuş sanmasınlar diye beni.

Ama ben yine de uçtum,

ayaklarım yerden kesildi,

ipler boğazıma dolanırken.

Siyah kuşlar gagalarıyla düşlerimi didiklerken,

gözlerimi çıkardılar,

içimdeki açlığı görmeyeyim diye.

Kimse bilmez,

bedenini zincirlerle terbiye edenlerin,

ruhunu hangi çaylarda demlediğini.

 

Buharım göğe yükselirken,

kendi içime gömüldüm.

Artık bir isme ihtiyacım var mı?

Bir şekle? Bir yüze? Bir kimliğe?

İçimde asılı kalan sonsuzluk,

terazinin boş kefesinde ağırlaştı.

Ve Robin sadece baktı, sustu.

Artık var olan o muydu, ben mi?

Griye Sim

2 Şub 2025

Evden çıkasım yok,

önümde kuşlar.

Tüyleri kara,

tüyleri ak,

kanat çırptıkça

her şey griye dönüyor.

Griye azıcık sim ekledim,

tüyler günden güne gümüşe sızıyor.

 

Hava açtıkça dışarıya özenirim,

uyanırım, cama çökerim.

Sabahları sis basar,

güneş geç gelir,

erken batar.

Zaman burada tersten akar,

gölgen bile geç kalır,

yanında yarım kalmış rüyalar.

 

Bütün gün aç,

sigara, kahve, duman.

İçim boş, midem yanık.

Akşamüstü açlık basar,

bir elimde dürüm,

diğer elimde çürümüş bir vatan. 

Para pul, pul toz,

toz mezar taşı rengi.

Evren payını aldı,

devlet siki tuttu,

geriye gri kaldı.

Hangi tanrının vergisi bu?

 

Akşamları yalnızlık basar,

Midemde yankılanır kuşların şarkısı,

göçebe ruhum içime sızar.

İzleyecek dizi yok,

yalnızlığın sezon finalini bekliyorum,

durmadan devam bölümü çekiliyor.

 

Karanlık çöker, uyurum usulca,

ya da sonsuzluk beni uyur,

ve rüyalarımda

kanat çırpar kuşlar,

gümüş tüylü,

grinin içinden geçip

ışığa karışan...

Yarı Bilim, Yarı İlim

2 Şub 2025

Ömrün köpüklü, tortun dibe çökmüş.

Zaman, Rolex’in kolunda donmuş.

Altın bir çakmak, avuç içinde ağır.

Sönmüş bir ışık, kaybolmuş ateş.

Sarı metalin içinde küllerinden mi doğacak?

Yanlış yerden yanmayı bekleyen bir kıvılcım,

hiçbir rüzgârla tutuşmaz.

 

İç içe kıvrılmış anlar.

Bekledim seni,

arzunun bir şekle bürünmesini,

etin içine ruh üflemeni...

Sen boşluğa bakarken, ben taştım,

kendi ağırlığıma gömüldüm.

Eski ben, kiloların altında bir mezar taşı.

 

Yıkanmamış arzuların arasında,

arınmayı bilmeyen bir tenle,

her seferinde biraz daha uzaklaştım.

Sen bilmezsin nasıl boşalır beden,

ben öğrendikçe daha da taştım.

 

Gömdükçe yittin,

yittikçe daha çok istedin.

Ama içi boş bir kabuk,

nasıl taşır aşkın ağırlığını?

 

Aynı yatakta iki isim fısıldadın.

Biri madde, biri tutku.

Ama tutku açtır gülüm,

ve sen doyduğunu sandın.

Sonra döndün,

elinde yanmış bir geçmiş,

dilin eğilip bükülmüş.

Sözüm ona: “O çabaladı, sen çabalamadın.”

Ama unuttun,

ben enkaza el uzatmam.

Çünkü külden kule olmaz.

 

O kadın,

kayınvalide mi, ortaçağ büyücüsü mü?

Kıymalı börek gibi ömür,

tuzsuz ama nedense yakıyor.

Asalet mi, bitpazarı mı?

Belki sadece bok rengi pusun içinde bir kanepe.

 

Ne sanattın, ne serserilik.

Ne aşktın, ne de yalnızlık.

Sadece bir sınır atlama girişimi belki,

beni de yanında taşımaya yeltendiğin.

Ve ben,

bir kurtuluş ararken,

beni birinin sevmesini dileyerek,

kendi kuyumu kazdım.

 

Şimdi adını bırakıyorum, ağırlığını da.

Düş artık içimden, yolun açık, gölgen arkada kalsın.

Evet, sen hep haklısın...

Yorgan Şahidim

2 Şub 2025

Bir rahatlama geldi üzerime,

Kustukça serbest düşüyorum.

Dün gecenin makarnası midemde,

üzerinde bayrak açmış candida mantarı.

 

Yastıklarla seviştim dün gece,

yorgan şahidim.

Beni sardı, sarmaladı,

Yine kendimden kaçamadım.

 

Uyandım, köyde hava nefis,

oksijen ciğerlerime mektup yazmış.

“Umarım iyisindir, seni öperim.” diyor.

Bir kuş geçiyor göğsümün ortasından.

Kanatları, içimde unuttuğum bir özgürlük.

 

Çıtlığa kahvaltıya gideceğim,

Bora ve Ezgi’ye bağırsaklarımın

isyanını anlatacağım.

Peynirin üstünde miras konuşmaları yapacaklar,

zeytinlerin çekirdekleriyle devrim mektupları yazacağım.

 

Dümdüz bir pazar.

Ama içimde ne varsa altüst…

Biraz Mavi

31 Oca 2025

Uyandım,

kötü rüya görmedim,

gözümde sabahın çatlak ışığı,

dün geceyi unutmuş gibi.

Aklımda bir havuzun sonsuz kenarı.

 

Bi gidip geldim,

boylu boyunca suyun içinde,

belki de uyanış budur—

nefessiz kalıp yine de yaşamak.

 

Yorgan sıyrılmıştı,

üşüyüp kalktım,

Uçurumun kenarında uyanmış gibi.

 

Hadi kalk, çünkü gölgeler bile yer değiştirdi.

Ev temiz, bulaşıklık boş,

asılı çamaşır yok.

Bugün hiçbir şeyin izi yok benden önce.

Beden dediğin ne ki zaten,

biraz kan, biraz sümük, biraz balgam,

ve içimde fazlasıyla boşluk.

 

Kedinin tırnağı kes, az ye,

bi secdeye dur, boş tuvali izle. 

ve sonra, bi bakmışsın yarın…

 

Yeni Ayın Gölgesi

​

Şişede çırpınan paslı bir gün,

Zar havada, düşmez, kördüğüm.

Kırılıp akarken içime kader,

Kim susar şimdi, kim gürültü?

 

Hafta sonu geldi, ama bana ne?

Ova sakin, hava yağmursuz,

Toprak selini içti, karnı tok.

Ben mi? Ben açım, dolap boş,

pazara gitmeli.

 

Sürekli dürüm, sürekli pişmanlık,

Gece açlığı gölgeler gibi sokuldu.

Şubat da kapıda, 28 gün,

Hızlı geç dedim, Ocak dinlemedi.

 

Saatin akrebi nazlı, yelkovan tembel,

Günler kıvrılıyor, kemiklerime işliyor.

Belki bahar nefeslerin arasında filizlenir.

 
31 Ocak 2025

​

​

​

Yarım Kalmış Rüya

​

Gün yine yoktu, hiç başlamamış gibi.

Uykuda sıkıştım, rüyalar ipimi çekti.

Aynı yüzler, aynı fısıltılar,

Tavanın köşesinde eski bir gölge.

Uyandım, göz altım mor, dünya eğri.

Yüzüme buz koydum, 

Tenim durdu, içim hâlâ kaynıyor.

Geceden kalan yarım sigara bana baktı,

İçmedim, ama dumanı içimdeydi.

 

Güneş doğdu ama eksik,

Gün başladı ama yarısı gitmiş,

Midem boş, aklım sessiz,

Çalışmalıyım ama neyle, neden?

 

Günler ardımda yamulup büküldü,

Ben sürgün, ben kayıp, ben bir yankı.

Alıştım yalnızlığa, çatırtısız bir boşluk,

Zamanım dolmuş gibi,

Çalar saat yine çalmadan sustu...


30 Ocak 2025

bottom of page