top of page

ANTIDISCIPLINARY POETICA

poems by deniz aşık

Bak, yine uyandı

o kadim toprak,

çitlerin ötesi tufan,

az ilerisi kıyamet… 

Burası ise

süt beyazı,

dilsiz bir durak.


Ben yine o çocuk,

hani şehrin gürültüsünden kaçıp,

köyün taşlı yollarında

kendi krallığını

bir türlü kuramayan.


Ayaklarımda

kıştan kalma o ağır çamur,

avuçlarımda

çiğ bir sarı güneş…


Dışarısı hep yabancı,

içerisi

bitmeyen bir yangın,

bir ateş.


Tam karşımda

yolun bittiği

o son kerpiç duvar;

buradan öteye gitmek,

artık kendimden firar.


Erik ağaçları

ansızın çiçek.

Henüz ham bir meyve gibi

sabırsızlığım;

dayanamayıp ısırdığım

eriklerin çekirdeği,

genzimde patlayan

o kekremsi,

o acı hatıra…


Anla beni,

Korkum dışarıdaki yalandan değil, 

içimdeki gerçekten.


Genişleyen göğüs kafesim,

yükten incelen belim…

Resmettiğim her kuş,

göğe bıraktığım nefesim.


Fırçamı daldırıyorum 

ovanın en mahzun yeşiline.

Dünya bir hapishane,

oysa ben

sığmıyorum içime.


Kapıları kilitledim,

pencerem

sonsuzluğa açık.

Bilmezler ki,

saklandığım bu daracık ev,

aslında

yıldızların döküldüğü

o gizli yolun sonu.


Bir leylek havalansa şimdi

buğday tarlalarından,

ben koparım

dünyanın bütün

o sahte kollarından.


Bahar gelmiş…

varsın gelsin.

Köyün orman kıyısında,

kendi rengimin

en koyu tonundayım.


Bir çocuğun sessizliğiyle

dünyayı içime ekiyorum.

Tomurcukların sancısıyla 

hala açmayı bekliyorum.

Avluya ormanın eli değmiş;

ince sarı bir toz çökmüş taşlara,

eşiklere, yorgun saksılara.

Üstüne su tuttum,

birikmiş mevsimi yıkar gibi…


Gölgeli yerlerde serinlik,

güneş gören yüzlerde kuru sıcaklık.

Yeryüzü iki renge ayrılmış:

göğe yakın olanlar hafif,

içe çökenler koyu tortu.


Uzaklarda hayat yine sert,

burada dallar

usulca yeniliyordu kendini.

Mimozaların dönüşü,

bahçede tomurcuğun sabrı.

İçimde kışın ürpertisi.

Sandım ki

kırılan yerde filiz yok,

sanki bütün kederlerimde boğulmuşum.


Su yolunu izlemiş de gelmiş

geç kalmış bir dinginlik.

Köklerin dibinde oyalanmış,

akşamüstüne kadar

adımı bilmeden beklemiş;

çocukluğumun unutulmuş bahçesinde.


Kalbim de hâlâ

tarlanın ortasında.


Aldanışla hakikat arasında

kalmış

akşam güneşi.


Bir yüzü aşka dönük.

Bir yüzü

toprakla gök arasına

sıkışmış.


Gecesi kırgın

güz akşamı,

Sabahı ilkbahara inanan

çıplak incir dalı.


Aynı bedende taşıyor

hem külü

hem kıvılcımı.

Dalın ucunda unutulmuş son soğuk,

Taşın dibinde bekleyen son hüzün,

Suyun içinde ağır ağır eriyen eski bir ad.

Bir çocukluğun,

bir sesin,

bir daha dönmeyecek o kalbin

uzakta kalmış kıyısı gibi.


Sonra ormana daldım.

Çamların arasında,

unutulmuş bir rüyanın içinden yürür gibi.

Reçinenin ağır kokusunda,

karanlığın bile canlı olduğu o yerde

otların ucunda sabahın küçük sırları.


Kırmızı çiçeklerin açtığı yere vardım sonra.

Rüzgâr dokundu omzuma.

Beyaz bir kelebek geçti içimden,

geç kalmış ama yine de gelmiş

baharın ilk cesaretinden.


Parlak mavi dallar

göğe vurunca

bir sarı kuş

şarkısını söyledi,

dua gibi.

Dedi:

her şey fanidir,

ışık da, gölge de.


Tenim,

yorgunluğum,

dağın ötesi dediğim şey

belki de sadece

yeniden inanabilen bir gündü.


Çiçek tarlasında bir koyun sürüsü,

ötesinde

beyaz bulutlar.

Mavi kumsal boyunca

gidiyor,

geri geliyordu.


İnsan da gelir kendine

en beklemediği anda,

bir bahar esintisinin

omzuna değmesiyle.


Bahar.


Bir daha.


Bahar.


Uçmak için değil henüz.

ama tutunmak için

ince bir dala.

bottom of page