top of page

ANTIDISCIPLINARY POETICA

poems by deniz aşık

Dört duvarın kusuru, yatağın rehin aldığı eski rüya; 

Nevresimlerde terli bir mağlubiyet, 

Koltuğun belime attığı kalleş düğüm. 

Mutfakta üst üste bulaşıklar, o sinsi heykel... 

Peçetelerden gribal bahar manzarası. 

Kırmızı, çiğ ve yabancı;

burnumun üstü aşınmış bir coğrafya.


Saçlarım papara, sakalı kestim dün gece; 

Yüzüm dargın akraba, aynada on beş yaşımın acemiliği.

İçimde patlayan o kabızlık sessizliği.

Komşu Aslı’nın tarhanası kapıda;

küçük bir teselli ikramiyesi.

Ciğerim patlak bir körük, sigara dumanı küfür gibi genzimde; 

Diziler bitiyor, telefonun ışığı gözlerimi oyuyor.

Sümük falında hep aynı yol: 

Labirentin ortası, ay sonu, cebimdeki o kadim boşluk. 


Sesim telefonun ucunda hıçkırık, 

Yine o bildik red, yine o mühürlü kapılar...

Uykularım bitmeyen o lanetli derslik; 

Sınavdayım, önümde o beş sayfalık uçurum. 

Harfler rüzgârda dağılan karıncalar gibi, 

Okuma yazmayı unutmuş bir çocuk çaresizliği. 

Herkes bitiriyor, herkes gururlu,

Kazananların parlak gözleri bedenimi ezip geçiyor.

Arkamda Elif... 

Bir omuz boyu mesafe, bir hayat boyu uzaklık,

kopya bir nefes kadar yakın.

Ellerim felç, ruhum dilsiz, zihnim hep bulanık. 

Zaman, aktıkça boş kâğıtların beyazında boğuluyor. 

Sona doğru yine pes, yine teslim.


Uyandım. Kâğıt yok, sınav bitti, oda dağınık; 

Dışarısı da o sınavın başka bir provası değil mi? 

Sorular aynı, cevaplar yok. 

Yine de yaşıyorum 

yırtılmış bir sınav kâğıdı gibi. 

Sorarım bu hayatın o kabustan ne farkı var?


Dört mevsim, aynı odanın içinde

hasta bir saat gibi dönüp duruyor;

Günler açıyor,

günler soluyor,

birbirinin üstüne kapanıyor.


Ovada sarı çiçekler

kendi küçük kıyametini başlatmış.

Bahçenin ucundan sarkan katır tırnakları;

bana bakan sarı, vahşi ağızlar gibi.

Karadut ilk karanlığını toprağa döküyor.

İncirler,

güneşi bekleyen sert ve sabırlı yeşermiş kalpler;

henüz tatlanmamış bir yazın

içine kapanmış çocukları.


Önümde tuval, ellerimde yorgun hayat. 

İkinci vadi, o meşhur Aşk Vadisi

Ama ne kalem oynuyor, ne de gönül razı. 

Aşk, bu enkazın neresine yakışır şimdi?

Bak, yine uyandı

o kadim toprak,

çitlerin ötesi tufan,

az ilerisi kıyamet… 

Burası ise

süt beyazı,

dilsiz bir durak.


Ben yine o çocuk,

hani şehrin gürültüsünden kaçıp,

köyün taşlı yollarında

kendi krallığını

bir türlü kuramayan.


Ayaklarımda

kıştan kalma o ağır çamur,

avuçlarımda

çiğ bir sarı güneş…


Dışarısı hep yabancı,

içerisi

bitmeyen bir yangın,

bir ateş.


Tam karşımda

yolun bittiği

o son kerpiç duvar;

buradan öteye gitmek,

artık kendimden firar.


Erik ağaçları

ansızın çiçek.

Henüz ham bir meyve gibi

sabırsızlığım;

dayanamayıp ısırdığım

eriklerin çekirdeği,

genzimde patlayan

o kekremsi,

o acı hatıra…


Anla beni,

Korkum dışarıdaki yalandan değil, 

içimdeki gerçekten.


Genişleyen göğüs kafesim,

yükten incelen belim…

Resmettiğim her kuş,

göğe bıraktığım nefesim.


Fırçamı daldırıyorum 

ovanın en mahzun yeşiline.

Dünya bir hapishane,

oysa ben

sığmıyorum içime.


Kapıları kilitledim,

pencerem

sonsuzluğa açık.

Bilmezler ki,

saklandığım bu daracık ev,

aslında

yıldızların döküldüğü

o gizli yolun sonu.


Bir leylek havalansa şimdi

buğday tarlalarından,

ben koparım

dünyanın bütün

o sahte kollarından.


Bahar gelmiş…

varsın gelsin.

Köyün orman kıyısında,

kendi rengimin

en koyu tonundayım.


Bir çocuğun sessizliğiyle

dünyayı içime ekiyorum.

Tomurcukların sancısıyla 

hala açmayı bekliyorum.

Avluya ormanın eli değmiş;

ince sarı bir toz çökmüş taşlara,

eşiklere, yorgun saksılara.

Üstüne su tuttum,

birikmiş mevsimi yıkar gibi…


Gölgeli yerlerde serinlik,

güneş gören yüzlerde kuru sıcaklık.

Yeryüzü iki renge ayrılmış:

göğe yakın olanlar hafif,

içe çökenler koyu tortu.


Uzaklarda hayat yine sert,

burada dallar

usulca yeniliyordu kendini.

Mimozaların dönüşü,

bahçede tomurcuğun sabrı.

İçimde kışın ürpertisi.

Sandım ki

kırılan yerde filiz yok,

sanki bütün kederlerimde boğulmuşum.


Su yolunu izlemiş de gelmiş

geç kalmış bir dinginlik.

Köklerin dibinde oyalanmış,

akşamüstüne kadar

adımı bilmeden beklemiş;

çocukluğumun unutulmuş bahçesinde.


Kalbim de hâlâ

tarlanın ortasında.


Aldanışla hakikat arasında

kalmış

akşam güneşi.


Bir yüzü aşka dönük.

Bir yüzü

toprakla gök arasına

sıkışmış.


Gecesi kırgın

güz akşamı,

Sabahı ilkbahara inanan

çıplak incir dalı.


Aynı bedende taşıyor

hem külü

hem kıvılcımı.

bottom of page