top of page

ANTIDISCIPLINARY POETICA

poems by deniz aşık

“Hiçbir hedefin peşinde değilim.”

diye başlar içimdeki ses.

Bu bir boşluk değil,

bir geri çekilmedir.


Bakmak sancılıdır.

Ama başka yol yoktur.

“Olanı görmek istiyorum.”

Ne olması gerektiğini değil,

neye dönüşeceğini hiç değil.


Bulanıklık

kaçış değildir.

Bir ahlâktır.

Dünyayla araya konan

bilinçli bir mesafe.


Yaptığıyla barışmaz.

Çünkü tamamlanmış olan

fazla erken konuşur.

Hiçbir şey bitmez.

Sadece bir yerde bırakılır.


Sessizlikle kalabalık arasında

asılı kalır.

İkisi de kirletir.

İkisi de öğretir.


Bazen yakmak ister.

Bazen silmek.

Çünkü

yıkmak da

devam etmenin bir yoludur.


Umut en yüksek gerilimdir.

Rahatlatmaz.

Ayakta tutar,

huzursuz ederek.


Sonunda şunu kabul eder:

Bitecektir.

Bu bilgi

eli hafifletir,

fazlalıkları alır.


Ve işte tam orada

başlar sanatı.

Ve bakmaya devam etme ısrarı…

Kara kış, 

zamandan af dilediğim 

mahkûmiyet günleri. 

Kapılar kapalı.

takvim paslı.

Hayata yatış izni verdiler:

hareketsizlik,

ruhun hücre cezası.


Yattım.

Yedim.

Uyudum.

Varlık, önüme

küçük, tatsız porsiyonlar hâlinde sürüldü.

Ne yapsam doymak yok. 

Açlık mideyle ilgili değil artık;

anlamla...


İlhamdan önce gelen o derin,

adı konmamış boşluk.

İnsan zihninin 

kendi yankısında

boğulduğu yer…


Yağmur…

Sadece yağmıyor.

İçeri sızıyor.

Göğsüme doluyor.

Nefesim ıslanıyor,

kelimelerim küfleniyor, 

harflerim rutubet.


Burada her şey fazla ıslak:

toprak,

duvarlar,

anıların dip köşeleri.

ve en çok da ruh…


Çiçekler solmuyor, çürüyor.

Yeşil,

umudu temsil etmekten vazgeçmiş bir renkte.

Ölüm soğuktan gelmiyor bu mevsimde;

uzun süre maruz kalmaktan. 


Her kış

öleceğimi unuturum.

Ve güneşin yeniden doğacağını.


Araftayım.

Ne cehennem kadar karanlık,

ne kurtuluş kadar aydınlık.


Her şey gri.

Gri,

Tanrı’nın kararsız kaldığı o renk,

belki de insanı sınamak için yarattığı.


İnsan bazen

iki ihtimal arasında değil,

iki yorgunluk arasında sıkışır.

Devam etmek de yorar,

bırakamamak da.


Belimde geçmeyen bir stres ağrısı,

sanki günahlarım kemiklere yazılmış.

Kalbimde

eski bir intikamın sızısı,

unutulmuş ama tam iyileşmemiş.


Caminin minaresi geceleri

hastalıklı bir yeşille yanıyor.

Bakıyorum.

Bekliyorum.

Ne beklediğimi bilmeden.

Belki bir işaret.

Belki sadece ışığın sönmesini.


Odunları doldurdum şömineye.

Bu kış ısınmak,

hayatta kalmanın en ilkel biçimi.

Ateşle aramızda

sessiz bir anlaşma var:

O beni yakmıyor.

Ben de ona

her geçen gün

biraz daha yaklaşmamaya söz veriyorum.


Yine aynı dönemeç.

Yine kurudum.

Yine kaldım.

Ne ileri,

ne geri.


Baudelaire buna spleen derdi:

Göğün alçaldığı,

bulutların mezar taşı gibi çöktüğü,

ruhun içten içe

küf tuttuğu zaman.


Ve insan,

İşte tam da burada

şiire sığınır.

Dışarıda deli yağmur.

Başladı ovanın musonları;

bazen günlerce dinmeyen bir gökyüzü inadı…

Ev karanlık.

Işıkları hep açık bırakıyorum,

güneşi unutmamak için.


Yabana göçeli oldu sana iki yıl;

İçimde tuhaf bir ferahlık.

Kafamın içi bir çorba,

fikirler birbirini itip kakıyor.

Bu kış bakalım şiirler nasıl?

Belki delirtecek kadar yoğun,

Belki de kırıp geçecek kadar berrak…

Her iki ihtimal de aynı kapıya çıkıyor:

kendine dönüşün keskin eşiği.


Yalnızlık artık bir boşluk değil;

kendi kendine çoğalan bir gezegen.

Tek başına uyumanın o asil, ağır,

duvara çarpmayan sessizliği…

Hiçbir nefese değişmem.

İçimde yavaş yavaş kurulan bir koloni:

kendi yankısından beslenen bir varoluş.

Ve bütün bu sessizlik,

bütün bu yağmur,

bütün bu iç uğultu

beni hikâyenin en eski kapısına geri çağırıyor.


Naber İstanbul,

sen ki insanın zihnini, gururunu, kokusunu

aynı dar sokakta birbirine çarpan

o kadim labirent.

Bende bıraktığın gölge artık bir şehir değil;

zamana verdiğim sınavın solgun kalıntısı.

Zamanın garip bir adaleti varmış:

Önce beni parçalara ayırdı,

sonra o parçaların çığlığını

tek bir bilince çevirdi.

Sanki içimde görünmez bir nota

uzun uzun tutuldu…


Artık ne çulsuz, ne de aşçı parçasıyım.

Birinin ağzından düşen o ucuz iki kelimenin

bende bıraktığı yarık

şimdi kendime açtığım yepyeni bir kapıya dönüştü.

Tanımı hiçbir dile sığmayan bir gerçekliğe

sessizce, inatla sızıyorum:

gölgede büyüyen ama gölgeye boyun eğmeyen,

biçimi olmayan bir iç-ışık,

henüz adını koyamadığım bir omurga.


Penceremde gürültü yok;

içimde insan sesi değmemiş

eski bir bahçenin kuşları

yorgun bir sabahın göğsünü yırtar gibi ötüyor...

bottom of page