top of page

ANTIDISCIPLINARY POETICA

poems by deniz aşık

Her yer çiçek açtı.

Sanki dünyanın sonuna gelinmiş de

yeryüzü,

ölmeden önce

son bir kez güzel görünmek istemiş gibi.


Koltuğumda uzanıyorum.

Coco ayaklarımın arasında;

küçük, sıcak,

masum bir uykuya gömülmüş.


İçimde bir akşam birikiyor;

yavaş, ağır,

boğazıma kadar yükselen

karanlık su gibi.


İnsan bazen

doymaktan değil,

kendi varlığına katlanmaktan

çatlayacak gibi oluyor.

Yarım bırakılmış her arzuyla

şişmişim.


Mart'ın yarısı geçti.

Takvim yaprakları

yorgun hayvan gibi sürükleniyor.


Yarın yeni hafta.

Cellât

yine kapıda.

Bu sefer farklı olacak mı?


Ne başlamak,

ne bitirmek,

ne konuşmak,

ne sevilmek.

Sadece uzanmak istiyorum.


Her gece yok olmak ister gibiyim.

Aklım başımdan gidiyor,

ama ne gariptir—

hep geri dönüp

beni aynı yerde buluyor.


İçimdeki alaycı karatavuk

var gücüyle ıslık çalıyor.

Kararlarım,

sabaha çıkacakmışım gibi yaptığım planlar…

O kara kuş biliyor:

enkazın etrafında

şarkı söyleyerek dolaşıyor.


Bir insanın içi

bu kadar doluyken

nasıl olur da

kalbi bu kadar boş kalır?


Yarın sabah

yeniden doğacak mı güneş,

yoksa

aynı yorgunluk

başka bir ışıkta mı görünecek?


Yeniden âşık olabilir miyim

bir kuşa,

bir gölgeye,

bir felakete,

bir yüzün içimde bıraktığı

o imkânsız yankıya?


Bir şey hisseder miyim yeniden?

Kalmak ister miyim?

İnsan

kendinde kalmayı

nasıl öğrenir?


Çiçeklerin ortasında

kendime denk düşmüyorum.

  • 14 Mar

Kışın son külü şöminede

bir hatıra gibi soğuyor.

Bahar, toprağın altından yükseliyor;

ince bir nabız,

köklerin sessiz ayak sesleri.


Deniz her sabah başka bir yüzle vuruyor kıyıya;

her dalga bir söz,

hepsi de yarım kalmış.


Gün ağarıyor yavaş yavaş,

karanlık hâlâ tenimde.

Gözlerim kısık;

gecenin içinden çıkan

bir baykuş gibi

ışığa alışmaya çalışıyor.


Kuş dört mevsim ötmeyi deniyor;

bazen şarkı,

bazen çığlık,

bazen yalnızca nefes.


İncir ağacı bütün bunlardan habersiz,

sütünü yürütüyor gövdesinde.

Köklerinde tarih var,

dallarında gelecek yok;

sadece şimdi,

sadece meyve.


Haritaların üstünde şehirler yanıyor,

ekranlarda dilsiz bir savaş.

Gökyüzü sanki takvimini kaybetmiş;

hangi ay, hangi acı

artık karışıyor…


Yedi kapı var kalbimde.

Yedi kez aynı soru,

yedi kez aynı gökyüzü.

Yedisi de güneşe açılır.

  • 7 Mar

Her geçen gün biraz daha küskün,

daha yalnız,

daha uzak bir kıyıya sürüklenen bir gölge yaşıyorum;

dünyanın sertliğinden kendimi korumaya çalışırken

insanın başka bir insana nasıl yaklaşacağını unutmuş halde,

yabani bir hayvan gibi

yalnızlığın çalılıkları arasında dolaşıyorum.


Sarılmak artık

fazla insan işi geliyor,

dokunulmak;

her temas

içimde büyüttüğüm sessizliğin kabuğunu çatlatan

fazla gürültülü bir taş gibi düşüyor içime.


Sabahın ilk saatlerinde

dünya bana doğru yuvarlanan ağır bir kaya gibi;

yüzüm dikenli bir çalılık kadar sert,

her şey sanki bana karşı kurulmuş görünmez bir düzenin

soğuk parçaları.


Gün batımına doğru,

güneş denizin içine gömülürken

kendi sessizliğimin içine biraz daha yaklaşabiliyorum.

Ve o anlarda

insanın kendine sarılması diye bir şey varsa,

belki ona benzeyen

kırılgan bir şefkat

yavaşça omzuma konuyor.


Başarmaya olan açlığım

uzaktan gelen bir çığın uğultusu gibi

her gün biraz daha büyüyerek üzerime devriliyor.

Köyün ortasında,

insanı yavaş yavaş yabanileştiren günlerin içinde

otların, rüzgârın ve tozun arasında

dünyadan biraz daha uzaklaşarak

yaşamayı öğrenmeye çalışıyorum.


Herkes kendi küçük evreninin merkezinde

başrolünü oynayan bir kahraman gibi

kendi hikâyesini büyütürken,

figüranlar gün boyunca

sokağın tozuna karışıp

akşam olunca yeniden dağılmış bir kalabalığa dönüşüyor.


Her şeyden uzak, yılları çoktan geride bırakmış,

tek başına birbirini izleyen günlerin arasında,

zamanın aynı takvimi defalarca çevirdiği bir yerde

yaşamayı sürdürüyorum.


Geceleri çöp atmak için kapının önüne çıktığımda

yalnızlığımın üç sessiz tanığı var:

çöp kovası,

sokak lambası

ve her seferinde yüzüme doğru eğilip

hiçbir şey söylemeden

hayretle beni izleyen ay.


Yine ayın yedisi oluyor;

günler geçiyor ama bankalar geçmiyor,

zaman bazen merhametsiz muhasebeci gibi

her sabah beni hayata daha borçlu uyandırıyor.


Yine de tuvalin başına geçmeye çalışan

inatçı bir ruhum var hâlâ.

Bazen fırçayı elime almadan önce

kendime şu soruyu sorarken buluyorum:


Bugüne kadar gerçekten bir şeyi sevdim mi,

bir insanı, bir fikri, bir ihtimali?


Kalbimin en karanlık yerinden isteyerek sevdim mi,

yoksa ben de çoğu insan gibi

hayatın ortasında dolaşan

ustaca kurulmuş bir yalan mıyım yalnızca?


Yokuşun ortasında yürürken

bacaklarımda ince bir sızı var

ve nereye gidersem gideyim

içimde taşıdığım o kör talihin

beni bırakmayacağından korkar halde

ovanın kenarında bir kedinin bekçisiyim.


Az önce evi süpürdüm,

dağılmış parçalarımı biraz toparladım;

sanki taşları yeniden üst üste koymuş gibi

kendimi bir araya getirdim.


Ama yarın

aynı çukurun beni yeniden çağırmayacağını

kim söyleyebilir?

bottom of page